|
||||||||||||||||||||||
|
|
“Demokratikçe” Türkiye tarımını
çökertmek...
Ozan Gülhan
Tarımın yağmalanması politikası ise, ne bugün başlatılmış bir plan, ne de yalnızca Türkiye için işletiliyor. Türkiye, yalnızca, AB ve ABD’nin otuz yılı aşkın bir süredir tüm dünya üzerinde uyguladığı, pazar açmak için ulusal tarımı çökertme politikasının yeni hedeflerinden birisi... Emperyalizmin tarım politikası Köşe taşlarıyla birlikte sürece bakmak gerekirse, emperyalizmin tarım politikası şu şekilde özetlenebilir. Emperyalist ülkeler, teknolojik yatırımlar ve çeşitli destekleme araçları sayesinde ihtiyacının üzerinde tarımsal üretime başlamalarıyla, 1970’lere değin süren ithalatçı konumlarını terk ederek üretim fazlası elde etmeye başladı. Böylece, sanayi malı ve mali sermaye ihracatına bir de tarımsal ürünleri eklemiş oldular. Üretim fazlası için pazar arayışına geçtiklerindeyse, IMF ve Dünya Bankası dayatmaları ve bununla bağlantılı uyum yasalarıyla az ve orta gelişmiş ülkelerin tarımını çökerterek, bu ülkelerin pazarlarını ele geçirmeye koyuldular. Bu yolla, AB ve ABD, özellikle 1980 sonrasında borç krizine giren Asya, Afrika, Latin Amerika ülkeleri ile sosyalizmin çözülmesinin ardından bilinçli bir “dışa bağımlılık” stratejisi geliştiren Doğu Avrupa ülkelerinin (diğer alanlarla birlikte) tarımsal üretimini (de), önce “yapısal uyum programları” ile çökertmeye, ardından da bu pazarı ele geçirmeye başladı. Eski sömürü sisteminin yeniden üretilmiş hali olan ekonomik ve siyasal sömürü ile “kendi kendine yeten ülkeler” (kendileri haricinde) rafa kaldırılarak, bunun yerine “kendini besleyemeyen, dışa bağımlı, gıda ithalatçısı ülkeler” oluşturulmaya başlandı. Türkiye’ye dayatılan AB’ye uyumlu tarım yasaları da, yalnızca bu politikanın bir halkası. AB’nin “Ortak Tarım Politikası” ise, genişliği nedeniyle ayrı bir yazının konusunu oluşturuyor. Tarım Reformu Uygulama Projesi
Dünya Bankası tarafından
hazırlanan ve AB tarafından dayatılan “Tarım Reformu Uygulama Projesi -
Agricultural Reform Implementation Project” adlı program, esas olarak, AB
ile entegrasyonda sorun çıkaran konuların yeniden düzenlenmesini, yani, bazı
ürünlere kota uygulanmasını; bunun dışında kalanların üretim alanlarının
daraltılmasını; tarım birliklerinin işlevsiz hale getirilmesini; “mali
açıdan pahalı, ekonomik olarak verimsiz” fiyat, kredi ve girdi desteklerinin
(sübvansiyonların) ortadan kaldırılarak doğrudan gelir desteği sistemine
geçilmesini; dağıtım, pazarlama ve AR-GE etkinliklerinin
AB’ye uyumlu tarım yasaları ‘80 sonrasında, “yeniden yapılandırma” adı altında güvenli sulara yelken açmaya çalışan ve son sürat piyasalarını serbestleştirmeye, dışa bağımlılığını artırmaya başlayan Türkiye kapitalizminin son dönemdeki ana gündemlerinden biri tarım politikaları. AB ve ABD açısından büyük önem arz eden; ancak hacmi nedeniyle tek lokmada yutulamayan tarım konusu, birçok parçaya bölünerek sindirilmeye çalışılıyor. AB’ye uyum kapsamında ele alınan, 1999 itibariyle hazırlanmaya başlanan, 2000’den itibaren de onaylanma sürecine sokulan “ana” tarım yasaları da, nicel olarak epey hacimli. Çıkan onlarca yasa ve yönetmelik bir yana, bunlardan çok daha fazla sayıda tasarı, teklif ve yönetmelik de onaylanmayı bekliyor. Tarım politikasının ana ilkeleri (Emperyalizme bağ(ım)lılık, özelleştirmeler, tekelleşme, taşeronlaştırma, desteklerin geri çekilmesi, kotalar vs.) AB ve ABD tarafından belirlenen, Türkiye’nin bundan sonraki tarım politikasının ana ilkeleri, onaylanan, onaylanmayı bekleyen ve hazırlanması planlanan birçok yasa ve yönetmelikle somutlanmaktadır. Bunlar arasında, halen komisyonda olan ve Türkiye tarımının ana belgelerinden birisi olacak “Tarım Kanunu Tasarısı”, ayrı bir yer tutmaktadır. Bu tasarının önemi, yakın dönem Türkiye tarım politikalarını tüm açıklığıyla gözler önüne sürmesindedir. Tasarının genel gerekçesinde, hazırlanma amacı, “Tasarının, Dünya Ticaret Örgütü ve AB’ye uyum sürecindeki gelişmelerden doğacak ihtiyaçları karşılayabilecek ve bunun için gerekli düzenlemeleri yapmaya imkan sağlayabilecek bir şekilde hazırlanmasına özen gösterilmiştir” şeklinde belirtilmektedir. Bu açık sözlülüğün devamında, “Tarım sektörünün yeterli rekabet gücüne kavuşturulması için; tarımda kamunun rolünün ne olması gerektiği ile kaynakların en verimli şekilde nasıl kullanılacağı konusu önem taşımaktadır. Kıt olan kaynakların kullanımında verimlilik ve sürdürülebilirliğin sağlanması gerekmektedir” denilerek iki ayrı yanılsama yaratılmaktadır. Birincisi, söz konusu “reform”, rekabeti değil, yabancı tekellerin tarım sektörünü/piyasasını ele geçirmesini sağlamaktadır. Korumasız yerli üreticinin, desteklenen yabancı tekellerle rekabet edebilmesine imkan yoktur. İkincisi ve daha önemli olanı ise, kaynakların kıt olduğu yalanıdır. Yakın döneme kadar kendi kendisine yetebilen Türkiye, getirilen kotalar ve tarım programları nedeniyle gıda ithalatçısı konumuna düşürülmüştür ve hâlâ planlı bir ekonomiyle çok rahat kalkınabilecek durumdadır. Tasarının 5. maddesi, bundan sonraki dönem tarım politikalarının ilkelerini belirtmektedir: Uluslararası taahhütlere uyum, piyasa mekanizmalarını bozmayacak destekleme araçlarının kullanımı, örgütlülük ve kurumsallaşma, özel sektörün rolünün artırılması, yerellik, ekonomik ve sosyal hedeflerin ayrıştırılması, gençlerin çiftçiliğe özendirilmesi vs. Bu politikalardaki öncelik ise, 6. maddenin n bendinde açıkça belirtildiği üzere, “Avrupa Birliğine uyum sürecinde tarımsal piyasaların düzenlenmesi için gerekli çalışmaların yapılması”dır. Kısaca, AB’nin “istemleri” doğrultusunda tarıma yön verilecek, sosyal hedefler değil, AB’nin ekonomik çıkarları gözetilecek, kamunun gücü ortadan kaldırılarak özelleştirme başta olmak üzere çeşitli projelerle özel sektörün (siz emperyalist tekeller olarak okuyun!) ağırlığı artırılacak, ucuz emek kaynağı gençler çiftçiliğe özendirilecek... Bunlara, ilerleyen maddelerde görüleceği üzere, destekleme yapısının değiştirilmesi, sözleşmeli üretime yer verilmesi gibi konular da ilave edilmelidir. Tasarının 12. maddesine göre, “Bakanlık (Tarım Bakanlığı) tarım sektöründe sözleşmeli üretimin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için gerekli düzenlemeleri yapar.” Sözleşmeli üretim ise, “Üretici ve yetiştiriciler ile diğer gerçek ve tüzel kişilerin karşılıklı menfaat esaslarına dayalı yazılı akitlerle yürütülen tarımsal üretim şekli”dir. Kısaca, yerli üreticilerin yaşayabilmesi için tek çıkar yol, neredeyse kârsız satışları olacak; ayrıca, yerli üreticiler, taşeronlaştırılarak yabancı tekellere sunulacaklar. Bunu yapmak da, bizzat Tarım Bakanlığı’na düşecek! Tarımsal “destekler” (Doğrudan gelir desteği) ve kotalar
Türkiye’de tarımsal destekleme sistemi, 1999 sonrasında AB’ye uyum kapsamında değişim göstermeye başlamıştır. Destekleme kalemleri, 1999 ile 2002 yıllarında milyon dolar olarak şu şekildedir: Kredi desteği 956’dan 0’a, gübre desteği 183’den 0’a, KİT’lere bütçeden aktarılan miktar 261’den 138’e, KİT açıklarını karşılama 2.213’den 355’e, pamuk ve yağlı tohumlar primleri 205’den 58’e, TSKB’ye destek 450’den 0’a düşerken; doğrudan gelir desteği ödemeleri 0’dan 628’e çıkmıştır. Toplam olarak, 1999’dan 2002’ye tarımsal desteklerde, 4,3 milyar dolardan 1,2 milyar dolara inen büyük bir düşüş gözlenmektedir. Söz konusu miktar, 2003 yılında 2 ve 2004 yılında 2,7 milyar dolar düzeylerine çıkmış olsa da, bu dönemde doğrudan gelir desteği ödemeleri, toplam tarımsal desteğin yüzde 75’lerine ulaşmıştır.1 Tarımda 2003 yılı, negatif büyüme rakamları ile geçirilmiştir. Buradaki sorun ise, asıl olarak şudur: Doğrudan gelir desteği, üretimden bağımsız olarak uygulanması, toprağı işleyene değil, arazi sahibine dekar başına para ödenmesi şeklinde olması, tarıma geri dönüş oranının düşüklüğü, üretim planlaması aracı olarak kullanılmaması nedenleriyle, bir tarım desteği niteliğinde değildir. Büyük toprak sahiplerine kaynak aktarmaktan başka bir işlevi olmayan “destek”, küçük üreticiye ulaşmamaktadır. Destekleme programlarının, toplam destekleme ödeneklerinden alacakları yüzdelik payın şu şekilde olması beklenmektedir: Doğrudan gelir desteği yüzde 45, fark ödeme yüzde 13, telafi edici ödeme yüzde 5, hayvancılık destekleri yüzde 12, tarım sigortası ödemeleri yüzde 5, kırsal kalkınma destekleri yüzde 10, çevre amaçlı tarım arazileri koruma yüzde 5 ve diğer destekler yüzde 5... Geçici madde 1’in a bendinde, doğrudan gelir desteğinin kısıtlamaları gösterilmektedir. Buna göre, ilk olarak, destek ödemelerinden yararlanmak için “Çiftçi Kayıt Sistemi”ne kayıt yaptırılması gerekmektedir. Alacağı “destek” miktarının, kayıt için gerekli harcamalardan bile düşük olması nedeniyle, küçük üretici sisteme girmemektedir. Bunun sonucunda da, 4,1 milyon tarım işletmesinden 1,4 milyonu sisteme kaydını yaptırmamıştır.2 İkinci ve daha önemli olan konu ise, Türkiye için büyük öneme sahip ürünlere kota konulmasıdır. Madde ile, “Meyve ve sebze alanları, çayır ve mera alanları, orman emvali ürün alanları ve çevre amaçlı tarım arazileri korunması projesi kapsamında çevresel yönden hassas olduğu belirlenen alanlar”, destek dışı bırakılmaktadır. Bu da, fındık, şekerpancarı, tütün ve buğday gibi kota konulan tarımsal ürünlerin üretiminin daha da zorlaş(tırıl)acağı, kotalı ürün ve alanların daha da art(ırıl)acağı sonucunu vermektedir. Hatta, bunun teşvik edilmesi amacıyla, 18. maddenin b bendinde, “Üreticilerin arz fazlası olan ürünlerin üretiminden vazgeçerek alternatif ürünlere yönelmeleri teşvik edilir” denilmiş ve yukarıda da belirtildiği üzere “telafi edici ödemeler” adı altında bir destek ödemesi düzenlenmiştir. Bunlara ek olarak, Şeker Kanunu, Tütün Kanunu vs. adlar altında çıkartılan kota kanunları ile, bir yandan yerli üretim azaltılarak (hatta bazı ürünlerde tamamen ortadan kaldırılması hedeflenerek) tarımsal ürün pazarı ithalat/talan cennetine çevrilirken, diğer yandan da üretile(bile)n ürünlerin ulusal ihtiyaçlara göre değil, dünya pazarına yönelik olarak birkaç ürün üzerinde yoğunlaştırılmasıyla dışa bağımlılık daha da artırılmaktadır. Bunların sonucu olarak da, Türkiye, dünya fındık üretiminin 3/4’ünü sağlarken fındık üretimini azaltmak zorunda bırakılmakta, en kaliteli tütünlerden biri olan Türkiye tütününün ekim alanı daraltılmakta, en iyi buğdaylar silolarda çürümeye terk edilmekte, tatlandırıcı olarak şekerpancarı yerine mısır kullanılmaya başlanmaktadır. Özelleştirmeler Özel sektörün gücünü artırmak ve tarım piyasasını ona teslim etmek, tabii ki kamunun tarım alanından tasfiyesi ile mümkün olabilmektedir. Bunun için de, hem “kamu yönetimi reformu” adı altında devletin merkezi gücü kırılmakta, hem de özelleştirmelerle kamu kurum ve kuruluşları birkaç yıllık kârlarına emperyalist tekellere ve yerli ortaklarına peşkeş çekilmektedir. TEKEL, ÇAYKUR, TŞFAŞ, EBK, TZDK, TÜGSAŞ, İGSAŞ vb. kamu kurum ve kuruluşları, çeşitli özelleştirme yasalarıyla, bu kapsamda elden çıkartılmaya çalışılmakta/çıkartılmaktadır. Bunlara bir de, “Hazineye Ait Tarım Arazilerinin Satışı Hakkında Kanun” gibi özel adlı yasalar ve “Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” adlı “torba yasalar” başta olmak üzere, Hazineye ait (tarım arazileri de dahil olmak üzere) arazilerin özel sektöre devri, birinci derece doğal sit alanlarında yapılaşma izni, yabancı yatırımların teşviki konularını düzenleyenler ile yabancılara Türkiye’de toprak edinebilme yolunu açan kanunlar* eklendiğinde durumun vahameti daha da açık olarak ortaya çıkmaktadır. GAP, Çukurova, Antalya, Ege vs. yerlerde toprak satın alan yabancı gerçek ve tüzel kişiler, bunu yalnızca kendi adları üzerinden değil; Türkiye vatandaşları üzerinden yaparak ortaya çıkacak tepkileri de engellemektedirler. Tarımda tekelleşme AB’ye uyum kapsamında ele alınması gereken önemli diğer bir konu da, tarımda tekelleşmedir. Bankacılıkta, medyada, nakliye sektöründe, tarımda vs. görülen tekelleşme ve yoğunlaşma, “küçük balıkların yutulması” ve “büyük balıkların giderek şişmesi” anlamına gelmektedir. Diğerleri, başka bir yazının konusu olmakla birlikte, tarımda tekelleşme hususuna özellikle değinmemiz gerekiyor. 10.02.2005 tarih ve 5300 sayılı “Tarım Ürünleri Lisanslı Depoculuk Kanunu”, tarımda tekelleşmenin açıkça görüldüğü bir kanun. Kanun ile, belli şartların yerine getirilmesi üzerine lisans verilecek anonim şirketler tarafından belli koşullar altında depolanacak tarım ürünlerinin piyasalarının oluşturulması ve bu piyasalarla ilgili düzenlemelerin yapılması amaçlanmaktadır. Kanunun 4. maddesinde, “Tarım ürünleri lisanslı depo işletmeleri, ekonomik ihtiyaç ve etkinlik şartları göz önünde bulundurularak Bakanlıkça verilecek izinle anonim şirket şeklinde kurulur. Şirketin kuruluşunda, bir trilyon liradan az olmamak üzere depolama kapasitesine göre Bakanlıkça belirlenen tutarda ödenmiş sermayeye sahip olunması ile ilgili yönetmelikte gösterilen belgelerin ibraz edilmesi koşulları da aranır” denilmektedir. Tasarıdaki 500 milyar lira yeterli gelmemiş olacak ki, Kanun ile miktar, bir trilyon liraya çıkarılmıştır! Anonim şirketlerin kurdurulması ile, ilk olarak, Toprak Mahsulleri Ofisi ve tarım satış kooperatifleri gibi kamusal kuruluşlar, özel sektör lehine olarak devre dışı bırakılmakta; bu kamu kurumlarının piyasaya müdahil olabilmesi için anonim şirket kurması gerekmektedir. Tabii ki, onlar da özelleştirilmezse! İkinci nokta ise, en az bir trilyon sermayeye sahip olma zorunluluğu ile küçüklere yer vermeyecek piyasada tekelleşmeye gidilmesi. Böylece de, getirilmesi planlanan “serbest piyasa”nın çok da serbest bırakılmaması amaçlanmaktadır! Organik tarım 01.12.2004 tarih ve 5262 sayılı “Organik Tarım Kanunu” ile organik ürün piyasası düzenlenmektedir. Düzenleme, yine AB ile ilgili. Kanunun genel gerekçesinde konu şu şekilde açıklanmaktadır: “(Avrupa Birliği’nde), bir yandan iklim değişiklikleri ve çevre kirliliği, bir yandan da canlı sağlığına zarar veren girdilerin kullanımı ile bir çok bitki ve hayvan türü yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Bunun sonucunda Avrupa Birliğinde gıda güvenirliğini ve biyoçeşitliliği korumak için çevreye dost üretim şekli olan organik tarımın geliştirilmesi amacı ile yardım ve teşvik programları uygulanmıştır.” Sonuç olarak, AB, kendi sınırlarında temizlikle uğraşmak yerine, (hem çevresel, hem hukuksal, hem de ekonomik anlamda) daha “temiz” olan Türkiye’de üretim yapmayı tercih etmektedir. Organik tarımda kullanımına izin verilen girdiler, ancak gelişmiş ülkelerden ithalat yoluyla sağlanabilmektedir. Böylece, daha üretim başlamadan dışa bağımlılık başlamaktadır. Yabancı tekellerle ortak olmayan yerli üreticilerin, organik ürün pazarına dahil olması çok zor görünmektedir. Yerli üreticilerin, altyapısı hazır, ayrıca ülkesince desteklenen yabancı tekellerin piyasayı ele geçirmesine karşı koyacak gücü bulunmamaktadır. Bu anlatılanlar, işin üretim boyutudur. Tüketim boyutunda ise, Türkiye pazarının oluşturulması gerekmektedir. Kanunun 8. maddesine göre, “(...) ulusal, bölgesel, yerel radyo ve televizyonların, üretici ve tüketicilerin bilinçlendirilmesi amacıyla organik tarımla ilgili ayda en az otuz dakika eğitici yayın yapmaları konusunda Radyo ve Televizyon Üst Kurulu gerekli tedbirleri” alacaktır. Böylece de, fazla bilinmeyen organik ürünlere talep yaratılarak pazar elde edilmesi planlanmaktadır. Diğer bir nokta ise, organik üretim adı altında yapılan eşitsizliktir. Diğer ürünlere göre birkaç kat daha pahalıya satılan (insan sağlığı için daha yararlı olduğu savı, bilimsel olarak henüz kanıtlanmamış) organik tarımsal ürünler, paralı/elit müşterilere hitap ederken, parası olmayanlara yine (zararları gözle dahi görülebilen) hormonlu/kanserojen tarımsal ürünleri tüketmek kalacaktır! Denetim maliyetleri nedeniyle, hormonlu ürünlerin denetim dışı bırakılması, yasalarla bile sağlıklı-sağlıksız ürün ayrımı yapılması, yoksul halka sağlıksız ürünlerin yedirilmesini meşrulaştırmaktadır. Tohumculuk Meclis gündeminde olan “Tohumculuk Kanunu Tasarısı”, diğer tarım yasalarının yaptıklarını, bu kez tohumculuk piyasasında yapmaktadır. Genel gerekçede belirtildiği üzere, “Avrupa Birliğine üye devletlerle tüm dünyada kamu kurum ve kuruluşları daha çok denetim ve kontrol ağırlıklı görevler üstlenmiş, tohumculuk faaliyeti özel sektör ağırlıklı hale gelmiş” olduğu için Türkiye’de de bu sektörün yabancı tekellerin talanına açılması uygun görülmektedir. Tasarı ile getirilen yenilik, bitki gen kaynaklarının tescillenerek mülk edinilmesi ve böylece belirli şirketlerin tekeline verilmesidir. Bu durum, Tasarının genel gerekçesinde açıkça belirtilmektedir: “Tasarı ile 308 sayılı Kanundan (21.08.1963 tarihli Tohumların Tescil, Kontrol ve Sertifikasyonu Hakkında Kanun) farklı olarak aşağıdaki düzenlemeler yapılmaktadır: - Bitki gen kaynakları bakımından dünyada büyük bir öneme sahip olan ülkemizin söz konusu kaynakların kayıt altına alınmasına imkan tanınarak, ülke kaynaklarının kullanılması sağlanmakta, - Çeşitlerin kayıt altına alınmasında sadece tescil konusu ele alınmamakta, çeşitlere üretim izni verilmesi ile standart tohumların ve genetik kaynakların da kayıt altına alınmasına imkan tanınmakta, - Tohumculuk üretim alanları ve bölgelerinin belirlenmesi sağlanarak, herkesin istediği yerde, istediği şekilde tohumluk veya ürün üretmesinin önüne geçilmekte ve böylece ülkesel tohumluk üretimi ve ürün yetiştiriciliği disiplin altına alınmakta”dır. Böylece, bitki gen kaynakları da, özel mülkiyetin konusu haline gelmektedir. Bu Tasarıya ek olarak, (Türkiye’nin 04.11.2002 tarihinde imzaladığı) “Gıda ve Tarım için Bitki Genetik Kaynakları Uluslararası Antlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı” ile de, genetik kaynaklar, bunların tescili, piyasanın oluşturulması vs. ile ilişkili diğer düzenlemeler yapılmaktadır. Bunlara, “terminatör tohum” adı verilen, bir sonraki sene ekim için tohum vermeyen kısır tohumların ve bu tohumların ürün verebilmesi için gerekli yapay gübrelerin, emperyalist ülkelerden ithali ile hem Türkiye pazarının ele geçirileceğini, hem de dışa bağımlılığın katlanacağını ekleyerek bu başlığı ka-patabiliriz. Diğer konular 29.06.2004 tarih ve 5200 sayılı “Tarımsal Üretici Birlikleri Kanunu” ile, sözde, küçük üreticilerin korunması amaçlanmaktadır. Yukarıda bahsedilen politikaların ardından oluşturulacak bir birlikle, tekellerin insafına terk edilen küçük üreticilerin nasıl koru-nabileceği bilinmemektedir. Bu birliklerin başarı şansı ise, Kanunun gerekçesinden yapılan bir alıntıyla açıklanabilir: “Günümüze kadar kurulmuş olan bazı ürün veya konu bazlı örgütlerin de kanuni dayanakları bulunmamakta veya yetersiz kalmakta, bu örgütler tabi oldukları kanunlarla, etkin çalışmamakta ve yararları sınırlı kalmaktadır.” Ancak bu kez, bu mucizevi kanunla, bütün sorunların çözüleceği söylenmektedir! 14.06.2005 tarih ve 5363 sayılı “Tarım Sigortaları Kanunu” ile sigorta şirketlerine kaynak aktarımı hedeflenmektedir. Kanunun genel gerekçesinde, “Ülkemizde çiftçilerimizin bu riskler karşısında uğrayacağı zararları telafi etmek ve çiftçilerimize yardımcı olmak üzere, 1948 yılında 5254 sayılı Muhtaç Çiftçilere Ödünç Tohumluk Verilmesi Hakkında Kanun ve 1977 yılında 2090 sayılı Tabii Afetlerden Zarar Gören Çiftçilere Yapılacak Yardımlar Hakkında Kanun yürürlüğe konulmuş ancak, yetersiz doğal afet yardımları sorunu çözemediği gibi afetler sonucu ertelenen çiftçi borçları her yıl Devlete büyük görev zararları halinde geri dönmüştür” denilmesine karşılık, zarar ödemelerini karşılayacak havuz, Tasarının 6. maddesinde belirtildiği üzere, “sigorta şirketlerinin üretici poliçeleri üzerinden aldıkları primlerden” ve “Devlet tarafından sağlanan prim desteğinden” oluşacaktır. Yine 11. maddede belirtildiği üzere, “Reasürans anlaşmalarının üzerine çıkan oranda hasar fazlası oluştuğu veya yeterli reasürans güvencesi temin edilemediği takdirde, bakiye kısım Devlet tarafından karşılanır.” Böylece de, Devletin zararları ortadan kaldırılmaktadır! T.C. Ziraat Bankası A.Ş., Tarım Kredi Kooperatifleri, Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü, Türkiye Zirai Donatım Kurumu, Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü tarafından üreticilere kullandırılan ve sorunlu hale gelen tarımsal kredilerin yeniden yapılandırılmasına ilişkin kanun ve tasarılar ise, Devletin tahsil edemediği alacaklarını “alması” için hazırlanmaktadır. Sonuç Emperyalizmin, eski dönemdeki askeri sömürünün yerine koyduğu siyasal ve ekonomik sömürü, tüm dünyada kendisini gösteriyor. Zayıf halka ülkelerde, ulusal egemen güçlerin de onayıyla yürürlüğe konulan politikalar, ulusal üretimi, egemenliği yok ederek, yerine talan edilen iç pazarları ve dışa bağımlılığı koyuyor. Özellikle, “reform” (kamu yönetimi, tarım, sanayi, yabancı yatırım reformu vs.) adı altında işletilen politikalar, Türkiye’yi içeriden çökertiyor. Türkiye’de, AB’ye uyum adı altında, parçalanarak geçirilen onlarca yasa ve yönetmelik ile somutlaştırılan süreç, çok hızlı bir şekilde işliyor. Bir yandan kamu kurum ve kuruluşları, devletin merkezi egemenliği tasfiye edilip on binlerce personele kapı gösterilirken, diğer yandan, hem yerli sermayenin tekelleşmesine, hem de yabancı tekellerin piyasayı ele geçirmesine yönelik yapı hazırlanıyor. Bu yapı, bitkilerin gen kaynaklarından tohumlara uzanan tescil ve mülk edinme sistemiyle daha da sağlamlaştırılıyor. AB ve ABD’nin tekellerini sübvanse etmesine karşılık, Türkiye’de yerli üreticilerin destekleri ortadan kaldırılıp, bunun yerine büyük toprak sahiplerine kaynak aktarılması anlamına gelen doğrudan gelir desteği konuluyor. Böylece, rekabet imkanı, daha başlangıçta ortadan kaldırılıyor. Küçük üretici, sözleşmeli üretim adı altında taşeronlaştırılıyor. Diğer yandan, işin ekonomik sömürü yanını geri plana atma çabaları ve “demokrasi” serabıyla, çıkarılan anti-terör yasaları ile ifade özgürlüğüne kadar birçok alanda kısıtlamalara giden, sokak ortasında yargısız infaz yapan, Irak’ı “demokratikleştirmek” üzere işgale katılan AB’ye sarılmak gibi ironik bir durum oluşuyor. Türkiye’nin, kendi kendine yeten, kendi tarımsal politikalarını uygulamakta bağımsız ülkelerden biri olma hakkı, AB’ye uyumlu tarım yasalarıyla tamamen elinden alınıyor. Kısaca, AB, “demokratikçe” Türkiye tarımını çökertiyor...
Dipnot 1 GÜNAYDIN, Gökhan, Tarım Kanunu Tasarısı Üzerine Ziraat Mühendisleri Odası'nın Görüşleri,http://www.sendika.org/modules.php?op=modload&name=News&file=article&sid=1733 2 GÜNAYDIN, a.g.m. * Yabancılara Türkiye’de toprak edinebilme yolunu açan kanun, her ne kadar Anayasa Mahkemesi tarafından kısmen iptal edilmiş olsa da, karar sonrası yapılan açıklamalara bakarak, aynı içeriğe sahip yeni bir yasanın yolda olduğu sonucuna rahatlıkla varılabilmektedir.
|
|||||||||||||||||||||