|
||||||||||||||||||||||
|
|
Adalet ‘derin’ devletin temelidir! Ata
Yazıcıoğlu
‘Arkası yarın’ gibi her gün bir başka bölümünü izlediğimiz filmin başrollerinde Yargıtay Başkanı Özkaya, MİT Başkanı Şenkal Atasagun ve MİT Daire başkanlarından Kaşif Kozinoğlu bulunuyor. Yargıtay Genel Sekreteri Ercan Yalçınkaya ile olaya aracılık ettiği ileri sürülen müteahhit Hakkı Süha Şen ve ‘derin devlet’le bağları aşikar olan organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı’ya ise yan roller düşmektedir. İddialara göre, Yargıtay Başkanı, Milas’taki yazlığının tadilat işlerini yapan müteahhit Şen ve MİT görevlisi Kozinoğlu aracılığıyla, Çakıcı dosyası hakkında bilgiler vermiş; daha da vahimi, yargılamanın yapıldığı ilgili Ceza Dairesini etkilemeye çalışmıştır. İddiaların arasında, çok fazla inandırıcı olmasa da, Özkaya’nın bu iş için maddi menfaat temin ettiği de bulunmaktadır. Trajikomik bir filmdir izlediğimiz. Trajedi nerede bitiyor komedi nerede başlıyor anlamak mümkün olmamaktadır. Ancak filmin bütününe bakabilmek için, çok değil, biraz geriye giderek ‘Neşter-2 Operasyonu’nu bir kez daha hatırlamamız gerekiyor. Yargıtay 1. Başkanlar Kurulu’nun Neşter-2 ile ilgili olarak verdiği karar, son gelişmelerin ardından, hem hukuki ve hem de etik açıdan yeniden tartışma gündemine gelmiş bulunmaktadır. Neşter derine inemedi Kısaca hatırlamak gerekirse ‘Neşter-2 Operasyonu’ şöyle gelişmişti. Eski DGM Savcısı Ömer Süha Aldan, SSK’daki yolsuzluklara ilişkin ‘Neşter’ soruşturması yürütürken, bazı zanlıları telefon takibine almış, soruşturma kapsamında dinlenilen telefonlara ilişkin kayıtlarda kimi Yargıtay mensuplarıyla, hakim ve savcıların izlerine rastlanılmıştı. Bunun üzerine Aldan, Yargıtay üyeleri hakkındaki dosyayı Yargıtay Başkanlığı’na, hakim ve savcılar hakkındaki dosyayı ise Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu’na göndermişti. Yargıtay üyeleri hakkındaki soruşturmayı yürütmek üzere 10. Ceza Dairesi Başkanı Şener Güngör muhakkik olarak görevlendirilmiş, soruşturmayı tamamlayan Güngör, dava açılması istemi ile dosyayı Yargıtay 1. Başkanlar Kurulu’na göndermişti. Kurul’un verdiği kararda; “Telefon görüşmelerindeki sözlerin, adı geçen Yargıtay üyeleri açısından yasal kanıt niteliği taşıyabilmesi için öncelikle Yargıtay Yasası uyarınca (46.madde) Yargıtay 1. Başkanlar Kurulu’nun bu dinlemeye izin vermiş olması gerekir...Somut olayda, Ankara DGM Başsavcılığı’nca sorgulanıp haklarında dava açılmış olan sanıkların (Neşter sanıkları) telefonlarının dinlenmesine hakimce karar verilmiş ise de bu kişilerin telefon görüşmelerinde adları geçen Yargıtay üyeleri Ergül Güryel, Hüseyin Demirörs, Kubilay Taşdemir, Murtaza Dolu ve Seyfettin Çilesiz’in telefonlarının dinlenmesi konusunda ilgili merciden alınmış bir karar yoktur” denilmektedir. Kurul, kararın devamında, “’Özel ve aile yaşamının ve haberleşmenin gizliliği’ kuralının dolaylı yoldan çiğnenmesi anlamını taşıyan ve yasal olmayan kanıttan yola çıkarak elde edilen bulgular ‘yasal kanıt’ niteliği taşımayacaktır” tespiti yaparak, suçlanan Yargıtay üyeleri hakkında dava açılmasına yer olmadığına karar vermiş bulunuyor. Yargıtay 1.Başkanlar Kurulu’nun bu kararı hukukçular ve kamuoyu nezdinde tartışma yarattı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Nuri Ok, “Başkanlar Kurulu bir yargı mercii değildir. Bu nedenle böyle bir karar vermiş olmasını yanlış buluyorum, dosya yeniden ele alınmalıdır” demekte, Adalet Bakanı Cemil Çiçek bu görüşlere katıldığını belirtmektedir. Kimi hukukçular, kararın içtihadi bir niteliğinin olabilmesi için Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun karar alması gerektiğine dair itirazlar ileri sürerek, bulguların hükme esas alınmamasının soruşturma açmaya engel olmadığını savunmaktadırlar. Bir diğer eleştiri konusu, Yargıtay üyelerinin dokunulmazlık zırhı ile donatılmış olduğu ve bu şekilde yargılanmalarının hiçbir şekilde mümkün olamayacağıdır. Radikal gazetesi yayın yönetmeni İsmet Berkan, Yargıtay üyeleri hakkında yürütülen bir soruşturma için ancak 1.Başkanlar Kurulu’nun soruşturma izni verebileceğini ve bu soruşturmanın da Kurulca belirlenecek bir muhakkik eliyle yürütülebileceğini belirterek, Yargıtay Başkanı ve Yargıtay üyelerinin yasalar karşısında fiilen sorumsuz ve dokunulmaz durumda olduklarını belirtiyor. “İşte bu dokunulmazlık zırhı olmasaydı, Yargıtay üyeleri hiç değilse Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından soruşturuluyor olabilseydi, 1. Başkanlar Kurulu’nun telefon dinleme kararı alkışlanırdı” diye ekliyor. Berkan, kararın, alındığı tarih ve o tarihteki ortam nedeniyle ancak eleştirilebilir olduğunu söylemektedir. Sonuç olarak haklarında yolsuzluğa karıştıkları iddialarından dolayı soruşturulan Yargıtay üyeleri hakkında herhangi bir işlem yapılmamıştır. Yargıtay üyesi Hüseyin Çağlayan’ın istifası dışında ‘Neşter’de fatura Yargıtay’da çalışan bir katibe kesilmiş görünüyor. Menfaat sağladığı tespit edilen bir katibin işine son verdiklerini ve iki personeli de Yargıtay dışında başka kuruma gönderdiklerini söyleyen Özkaya, “Bunlar ibret olsun” demeyi de ihmal etmemişti. Oysa ‘Neşter-2 Operasyonu’nun ardından Sabah gazetesi yazarı Yavuz Donat’a bir açıklama yapan Özkaya, “Her yerde birkaç çürük çıkabilir. Yine de en sağlam kurum yargıdır. ‘Şu dosyayı daha iyi inceleyin’ diyen olursa incinirim. Ben titizim. Çocuklarıma mirasım ismim” diyor ve ekliyordu: “Yargıyı karalatmayız. Çürük olan gidecek. “ Yargıtay üyesinden ‘şef’ olur mu? Neşter-2 davasındaki yargılama 20 Ağustos’da başladı. Sanıklar hakkında, aralarında kayıp trilyon (bu dava için Necmettin Erbakan’dan da rüşvet alındığı iddiaları ortaya atılmıştı), Türksel-Türk Telekom, Pamukbank’ın Danıştay’daki davası gibi 7 ayrı davayı etkilemeye çalışmak iddiaları bulunuyor. Sanıkların, davalara bakan yargıç ve savcılara terfi ve tayin teklif ettikleri, kimi zaman ise sürgünle tehdit ettikleri ileri sürülmektedir. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan ilk duruşmada sanıklar arasında bulunan HSYK Başkanvekili Ergül Güryel’in oğlu avukat Cenk Güryel, bazı yargı mensuplarının KKTC’de yaptıkları tatilin parasının Garanti Bankası Grubu tarafından karşılanmadığını, masrafların bizzat kendisi tarafından karşılandığını söyledi. Cenk Güryel, soru üzerine, dosyada adı geçen “şef”in babası olduğu söyleyerek, “Ben babama hep şef derim” cevabını verdi. Güryel ayrıca, Türksel ile Türk Telekom arasındaki dava ile ilgili olarak, babası Ergül Güryel’in mahkeme üyeleri ile konu hakkında görüştüğünü de belirtti. Güryel, HSYK Başkanvekili iken bu dava ile ilgili olarak bir hakimi makamına çağırarak görülmekte olan davadaki tedbirin kaldırılmasını istemiş, bu durum Başkanlar Kurulu kararında tespit edilmiş, ancak buna rağmen Güryel hakkında adli soruşturma açılması için izin verilmemişti. Oysa TCK. madde 232’ye göre, görülmekte olan bir davada, arada çıkar ilişkisi olmasa dahi, hakimi etkilemek ve ‘nüfuz’ etmek suçtur. Ergül Güryel, HSYK’daki görevini tamamlayarak Yargıtay üyeliği görevine geri dönmüştür. Dava konusu olayda, HSYK’nın üç üyesinin eşleriyle birlikte Kıbrıs ve Marmaris’te yaptıkları tatil de konu edilmektedir. Kurul’un üç üyesi ile Başkanvekili Güryel 28 Aralık 2002 ile 1 Ocak 2003 tarihleri arasında Kıbrıs’ta bir otelde eşleriyle birlikte konaklamışlardır. Aynı grup içerisinden bir HSYK üyesi ile Güryel, 2002 Temmuzunda yine eşleriyle birlikte Marmaris’te bir otelde konaklamışlardır. Bu iki gezinin tüm masrafları da banka tarafından karşılanmıştır. Soruşturma sırasında savunma yapan üyeler, bu davete arkadaşları olan Güryel’in misafiri olarak gittiklerini ileri sürmektedirler. Bu ülkede kaynağı açıklanamayan her servet için oğlunun düğününde takılan takılar kaynak gösterildiği ve bunun yargı tarafından kabul edilebilir bulunduğu hatırlandığında, bizden elbette bu savunmalara da inanmamız beklenmektedir! Ancak bundan sonrası daha vahim ve iç karartıcıdır. Olay hakkında müfettişler rapor hazırlıyor ve bu rapor 1.Başkanlık Kurulu’nun önüne geliyor. Kurul’un 29 Haziran tarihli kararı şöyle: “Üyelerin eşleriyle birlikte bu otellerde konakladıkları, her iki gezinin giderlerinin kendilerince değil (...) A.Ş. ile (...) Bankası tarafından karşılandığı otel kayıtları, uçak biletleri, ödeme belgelerinden anlaşılmaktadır. Sözü edilen gezilere davet edenin aynı kurulda (daha önce) Başkanvekilliği yapan meslektaşları olması nedeniyle kendisine güven duygusundan hareket etmeleri gibi olgular birlikte değerlendirildiğinde, bu kişinin davetine icabet edip, üyelerin davet edenin karşılaması gereken gezi giderlerini başkasına ödettirmiş olmasından sorumlu tutulamayacakları cihetle, bu eylemlerinden dolayı haklarında ceza ve disiplin soruşturması yapılmasına gerek bulunmadığı sonucuna varılmıştır.” (Dikkat ettiniz mi, tatil masrafları Garanti Bankası ve bir şirket tarafından karşılanıyor, oysa tatile giden yargıçlar bu paranın meslektaşları Güryel tarafından karşılandığını sanıyorlar, Güryel’in oğlu ise Mahkemeye verdiği ifadede masrafları kendisinin karşıladığını ileri sürüyor. Alın size üç bilinmeyenli bir denklem.) Yargıtay 1. Başkanlar Kurulu bu olayda da, bırakın cezai bir sorumluluğu, etik bir kusur bile bulmuyor. Bu ülkede Yargıtay üyeleri için ayrı bir hukuk mu uygulanıyor? Adalet Bakanı Çicek, “Yargılanmıyorlar, yargılanıyor gibi yapılıyor” derken acaba haklı mıdır? HSYK üyeleri bu masrafların meslektaşları tarafından yapıldığına inanıyorlarmış! Bu yüksek faturaları meslektaşlarının nasıl ve neden ödediğini hiç merak etmemişler. Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz’in söylediği gibi, yargıda yolsuzluğun azı da çoktur. Adaletin sınırı: ‘devlet sırrı’ Olayın hukuk ve yargı açısından en vahim boyutu ‘devlet sırrı’ üzerinden yürüyen tartışmadır. Anadolu Ajansı muhabirine demeç veren Özkaya “Kozinoğlu ile görüşmem istişariydi. Sorduğumda, bana, ‘resmen geldim, müsteşarımın izniyle geldim. Haberi var. İsterseniz açayım, konuşayım’ dedi. Kozinoğlu bana bir devlet sırrı verdi. Bunu açıklamayı mahsurlu görüyorum” diyor ve ekliyordu: “Kendisi Devlet görevi yapmaktadır.” Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığın yasal düzenlemelerden önce kafalarda başladığı bu cümleden bir kez daha anlaşılmaktadır. Yargıtay Başkanına göre, MİT’in Yargıtay’la görüşmesi devletin görevleri arasındadır. Peki Yargıtay Başkanının görevi nedir? İşin ilginç tarafı, Özkaya ile MİT Başkanı Şenkal Atasagun’un birbirlerini yalancılıkla suçlayacak noktaya varmış olmalarıdır. Atasagun, Özkaya ile görüşmesi için Kozinoğlu’na görev vermediğini ifade ederek, Kozinoğlu’nun kendisine gelip “Yargıtay Başkanının kendisiyle görüşmek istediğini söyledi. Ben de gidip görüşmesini söyledim” demektedir. MİT Başkanına göre Özkaya, Kozinoğlu ile görüşme talebinde bulunmuş ve kendisi buna izin vermiştir. Ancak Atasagun, Çakıcı konusunun bilgisi dahilinde olmadığını da eklemeyi ihmal etmemektedir. Bu gelişmeye rağmen ve kendisi rahatlatacağını bilmesine karşın Özkaya, bahsetmiş olduğu bu ‘devlet sırrı’ hakkında bilgi vermemeyi tercih etmekte, hatta bunun için bunca yıllık meslek hayatını sıfırlamayı göze alabilmektedir. Burada iki durumun ortaya çıktığı görülüyor. Birinci şıkka göre, Özkaya’ya verilmiş böylesi bir ‘sır’ bulunmamaktadır; ki bu durumda Özkaya kamuoyunu yanıltmış olmaktadır. İkinci şık ise, gerçekten de kendisine böyle bir ‘sır’ın verilmiş olmasıdır; bu durumun ise hukukçu kimliği ile bağdaşmasına imkan bulunmamaktadır. Nereden tutarsanız tutun iki ucu pis bir değnektir. Her şeyin olduğu gibi adaletin de bir sınırının olduğu anlaşılıyor! Türkiye gerçeğinde bu sınır ‘devlet sırrı’ olarak ortaya çıkıyor. Bu ‘gerçek’ ‘Susurluk Raporu’nda da görülmüştü ve ne anlama geldiği iyi bilinmektedir. Böylelikle, devletin ‘yüksek çıkarları’ ve kutsallığı perdesi ardında, her türlü hukuksuzluğa da kılıf uydurulmuş olmaktadır. Her şey mümkündür; yeter ki “devlete ve millete bir zeval gelmesin”! Yargıtay ile MİT ne görüşür? Olayın daha şimdiden unutturulmaya çalışılan bir diğer boyutu, MİT Başkanının “Yargıtay ile belki elli kere görüştük” açıklamasında yatmaktadır. Atasagun, bu sözleri ağzından kaçırdı ve bir daha da ağzına almadı. Peki Yargıtay ile MİT elli kere ne görüşüyor? Hangi dosyalar için ve neyin pazarlıkları yapılıyor? Bu görüşmeler yargıyı etkilemek için değilse ne içindir? MİT bu ölçüde yargıya nasıl müdahil olabilmektedir? Eğer böyleyse bu ülkenin hukukçuları neden hala kıyameti koparmamaktadırlar? Yargıtay Başkanı ve MİT bir an önce hangi dosyalar hakkında ve ne görüştüklerini kamuoyuna açıklamak zorundadırlar. Aksi halde bu konu yargının üzerinde Demoklesin kılıcı gibi asılı durmaya devam edecektir. Bağımsız, tarafsız ve adil olması gereken yargının, yürütmenin telkin, tavsiye ve taleplerine bu denli açık olabilmesi kabul edebilmek mümkün değildir. Sırf bu görüntünün kendisi bile yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı ve adil yargılanma açısından kabul edilemezdir. Yargıçlığın özen mesleği olduğunu her seferinde tekrarlayanlara, bizim bunu yeniden hatırlatmamız mı gerekiyor? Özkaya’nın, Çakıcı adı telaffuz edildiğinde görüşmeyi hemen sonuçlandırması yargıç kimliğinin gereği değil miydi? “Yargıçlar oligarşisi” ve yargıda operasyon hazırlığı Radikal gazetesi yazarı Murat Yetkin, 23 Aralık 2003 tarihli köşe yazısında “AKP’nin niyeti bürokrasiye ve yargıya dokunmak mı?” diye soruyordu. Yetkin’e göre, hangi yargı mensubun hangi koşullarda ve nerede yargılanabildiğine dair bir bilgi notu AKP’li kurmaylar arasında elden ele dolaşmaktaydı. Son olayda AKP iktidarının takındığı tavır, bu iddiayı doğrular mahiyettedir. AKP’nin, Yargı-MİT-Çakıcı üçgenindeki gelişmeleri dışarıdan izlemekle yetindiği iddiası yanlıştır. Görünenin aksine, gelişmelerin tümünde AKP’nin parmak izini görmek mümkündür. Son olayda istihbarat bilgilerinin Emniyet Müdürlüğü kaynaklı olması da, olayın içinde AKP’nin parmağı olduğunun işareti sayılmalıdır. Adalet Bakanı Çiçek, “Yargıyı yıpratan unsurlar arasında yargı mensuplarının yargılama ayrıcalıklarının geldiğini” öne sürerek, “bunun nasıl sınırlanacağını hukukçuların tartışması gerektiği”nin altını çizmekte, “bu konuda genel düzenleme yapmalı, yargının önünü açmalıyız” demektedir. Çiçek’in bu açıklaması, önümüzdeki süreçte yargıya yönelik kimi yeni yasal ve idari düzenlemelerin işareti sayılmalıdır. Ancak sanıldığını aksine yargı bağımsızlığını güvence altına alacak düzenlemeleri beklemek safdillik olacaktır. AKP, yargıyı kendisin için ayak bağı olmaktan çıkarmak istemektedir. AKP, yargıyı uzun zamandan beridir, uygulamakta olduğu neo-liberal politikaların engeli olarak görmekte, yargıdan dönen özelleştirme ihaleleri, Anayasa Mahkemesinden dönen yasalar AKP’yi rahatsız etmektedir. İMF’ye verilen niyet mektubunda, özelleştirmelerin yavaş ilerlemesinin aleyhteki yargı kararlarından kaynaklandığı ve bu konuda yasal düzenlemeler gerçekleştirilerek uygulamanın hızlandırılacağı taahhüt edilmekteydi. İktidara yakın olarak bilinen Milliyet gazetesi yazarı Taha Akyol, “Bizde yargı bağımsızlığı denilince hemen bütün yargı başkanları Adalet Bakanlığı’na yükleniyor. Yargı bağımsızlığı yeniden konuşulurken, asıl ‘yargının tarafsızlığı’ ilkesi vurgulanmalı ve ‘oligarşi’leşmenin daima sorumsuzluğa ve kendini kayırma eğilimlerine yol açabileceği unutulmamalı”dır demektedir. Akyol, “Yürütmeden ve yasamadan tamamen bağımsız bir yargı yönetimi ‘kapalı bir zümrenin, bir hakimler aristokrasinin’ kurulmasına yol açabileceği için demokrasilerde kabul görmemektedir” diyerek, yasama ve yürütme ile daha yakın bir yargı özlemini de dile getirmektedir. Bu özlem, AKP iktidarının niyet ve beklentileri ile de örtüşmektedir. AKP ile yargının bu kavgasının ilk işaretleri Nisan ayında başlamıştı aslında. AKP, Anayasa Mahkemesi üyelerinin Meclis tarafından seçilmesi önerisini tartışmaya açtığında bu öneriye karşı en sert yanıt, Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin’i biraz dışında tutarak söylersek, Yüksek Yargıdan gelmişti. Özkaya, “Bu girişim yargı yansızlığını, bağımsızlığını, mahkeme yargıçlığının onurunu zedeler” diyerek tepki gösterdi. Başsavcı Nuri Ok, bu öneriyi “Yargıda siyasallaşma için yüce Mahkemeyi seçtiler” diye değerlendirdi. Özkaya, diğer Yüksek Yargı üyeleri gibi, geleneksel egemen cephenin tipik bir sözcüsü olarak, laiklik konusunda da iktidarla sürekli çatışma içerisinde oldu. Tam da bu noktada ve özellikle son olayda AKP, en büyük desteği Doğan Medya Grubu’ndan almaktadır. Doğan Medya Grubu yazarları, koro halinde, “Hem yargı hem de MİT’te acil düzenlemelere ihtiyaç var” açıklamaları yaparak, yargı ve MİT’teki operasyon için AKP’nin önünü açmaktadırlar. 57. Hükümet tarafından atanmış olan TSK ve Sezer’le olumlu ilişkiler içerisindeki MİT Başkanı Atasagun’un değiştirilmesi de AKP’nin gündemdedir. AKP, böylelikle, bir taşla iki kuş birden vurma fırsatını ele geçirmiş olmaktadır. Doğan Medya, gelişmeleri sürekli olarak manşetlere taşıyarak ve her gün yeni bağlantılar ‘ifşa’ ederek olayı gündemde tutmaktadır. Ancak, daha önce Susurluk sürecinde de tanık olduğumuz üzere, tam bir bilgi kirliliği ve dezenformasyonu arasında işin esasını gözlerden uzak tutmaya çalışmaktadırlar. Enformasyon bombardımanı arasında halk ne olup bittiğini tam olarak anlamazken, egemen siyaset bloğu ile AKP iktidarı arasındaki kavgaya zemin hazırlanmakta ve AKP’nin eli güçlendirilmektedir. Başsavcı Ok, bu tehlikenin farkında olduğu içindir ki, ‘Neşter-2’ soruşturmasının yeniden açılmasını önermekte ve Özkaya’yı eleştirerek, kamuoyundaki tepkileri yumuşatmaya çalışmaktadır. Yargıda yeni düzenlemelere elbette acil ihtiyaç vardır, ancak bu kavga yargı adına umut vaat etmekten uzaktır. AKP, yalnızca kendi iktidar alanının sınırlarını genişletme çabasındadır. Kavganın hiçbir tarafının gerçek anlamda yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı gibi bir derdi bulunmuyor. Ses verenler ve vermeyenler Madalyonun öte yüzünde tüm bu gelişmeler karşısında baroların takındığı tavır yatıyor. Özkaya, malum, kendisinden bilgi almak isteyen Kozinoğlu için, “MİT’çi diye ses çıkarmadım” demektedir. Ama ses çıkarmayan yalnızca Özkaya değildir. Hukuk camiası, utangaç, cılız ve yasak savma açıklamaları dışında, neredeyse olup bitene ses çıkartmamaktadır. Barolar Birliği Başkanı Özok, uzun bir sessizliğin ardından Özkaya’yı savunan açıklamalar yaparak, yargının bu gibi iddialarla yıpratılmaması gerektiğini ve bu sorunu kendi içerisinde halletmesi gerektiğini söylüyor. Daha sonra “Soruşturmanın selameti açısından Özkaya’nın istifasının uygun olacağını söylese de, bundan iki gün sonra, 23 Ağustos’da yaptığı açıklamada Özkaya’ya yargısız infaz yapıldığını ifade ediyor: “Özkaya’nın mafya ile işbirliği içinde olduğunu düşünmek mümkün değil. Bu olay, yanında çalışan insanların densiz girişimlerinden başka bir şey değildir. Adli yıl açılış konuşmasını mutlaka kendisi yapmalıdır” diyor. Özkaya’nın yakın arkadaşı da olan Özok, Özkaya-MİT ilişkileri, ‘devlet sırrı’ gibi konulara ise hiç girmiyor. Barolar bu konuda ses çıkarmayacaksa kim çıkaracak? Sessiz kalan yalnızca Barolar Birliği değil. İstanbul Barosu’da bu hukuk rezaletinin başından beri üç maymunu oynamayı tercih ediyor. Ankara Barosu Başkanı Güner ise Özkaya’ya arka çıkarak, soruşturma süresince Özkaya görevinde kalmalıdır diyor. Güner’de MİT ve ‘devlet sırrı’ ile ilgili açıklamalara değinmiyor. Hukuk camiası MİT ile Yargıtay’ın elli kez görüşmüş olmalarının yargı bağımsızlığı açısından sorun olmadığını mı düşünüyor? Barolarının birer devlet kurumu haline getirilmeye çalışılmasının en bariz sonuçlarını ne yazık ki bu olayda bir kez daha görülüyor.
|
|||||||||||||||||||||