|
||||||||||||||||||||||
|
|
‘Lozan mukaddes inektir, kimse kesmeye kalkamaz’ Nilüfer
Çelikler
Türkiye’nin yakın geleceğine ilişkin konuları Baskın ORAN ile Ankara’daki evinde görüştük. Sayın Oran, önce azınlık hakları kavramını tanımlayabilir miyiz. ‘Azınlık hakları’ ile ‘Azınlık statüsü’ kavramları biraz birbirine karıştırıldı sanırım. İşte bu zurnanın zırt dediği yer! Aslında burada bir değil iki şey var. Birincisi, azınlık kavramı konusunda AB’nin kafasındaki ile Türkiye’nin kafasındakinin birbirini katiyen tutmayışı. İkincisi de, sizin söylediğiniz gibi azınlık hakları ile azınlık statüsü farkı. Birincisinden başlarsak; AB azınlık dediği zaman çoğunluktan farklı olan ve bu farklılığını da korumak isteyen non-dominant (başat olmayan, toplumda hakim pozisyonda olmayan) insanı anlıyor. Yani “Laik Sünni Müslüman Türk” dışındakileri anlıyor (bu da bizim wasp’ımız!). Bizim azınlıktan anladığımız ise, ikili bir kavram: ikinci sınıf vatandaş ve bölücü vatandaş. Bu, bir anlamda, 1454’te kurulan Millet Sisteminin hâlâ devam etmesidir. Millet Sisteminde gayrimüslimler ikinci sınıftı. Ayrıca 19. yüzyılın ortasından itibaren Avrupalı büyük devletler gayrimüslimleri kullanarak Osmanlının iç işlerine müdahale ettiler. Dolayısıyla gayrimüslimler bölücü olarak dile geldi. Bugün hâlâ bu anlayış devam ediyor. Dolayısıyla biz azınlık dendiği anda ikinci sınıf vatandaşı ve bölücü vatandaşı tarif ediyoruz. Zaten Alevilerin ve Kürtlerin hep bir ağızdan (ve ilk defa devletle ahenk içinde) biz azınlık değiliz demelerinin sebebi işte bu. İkinci sınıf vatandaş değiliz diyorlar. Alevilerin bir kısmı ‘azınlık değiliz’ derken, bir kısmı ‘azınlığız’ deyip haklarını talep etti. Tarih içinde doğruyu söyleyenler başlangıçta hep azlıktırlar. Aleviler içinde de bunu söyleyenler çok az sayıda insanlar. Alevilerin büyük bir bölümü ‘’biz azınlık değiliz’’ diyor. İlginç bir konu var burada. Aleviler ile Kürtler devletle hiçbir konuda anlaşamıyor, sadece bu konuda anlaşıyorlar. “Biz azınlık değiliz’’ diyorlar. Devlet de tabii ki azınlık değilsiniz diyor. Fakat Aleviler de Kürtler de biz azınlık değiliz diyorlar ama, bir anlamda azınlık hakları istiyorlar. Çünkü azınlık hakları, grup olarak kullanılmak üzere bireye verilen haklardır. Şimdi bunlar tabii ki eşitlik istiyorlar. Diğer yandan Türk milliyetçilerinden bunlara geçmiş bir salgın hastalık mikrobu var; aslî kurucu unsur olmak isteme. Bu, Türk milliyetçiliği tarafından şartlandırılma sonucudur. Kürt bilincinin ortaya çıkması bile, Türk bilincinin ileri sürülmesi sonucudur. Kadri Cemilpaşazade, Ekrem Cemilpaşazade, Baytar Nuri (Dersimî) gibi önemli Kürt Milliyetçileri “Kürt olduğumuzun farklında değildik, üniversitedeki Türkçü nutuklar sonucunda Kürt olduğumuzu öğrendik.” diye yazarlar, anılarını okursanız.
Biz burada ‘Türkiyeli’ kavramını ortaya atarak, hiçbir alt kimliğin aslî kurucu unsur olma iddiası gibi çok tehlikeli ve bölücü bir iddiayı ileri süremeyeceği bir eşitlik ortamı yarattık. Ama, ‘Türk’ kimliğine sahip çıkıp ‘Türkiyelilik’ kavramına tepki duyanlar oldu. Bu konuda çok itirazlar geldi. Gelmesinin çeşitli nedenleri var. Önce, bu yeni terimi hiç anlamayanlar var. Diğer yandan, asıl önemlisi, kendini üstün görenler, durumunu kaybetmek istemeyenler yani Türk milliyetçileri buna itiraz etti. İkincisi, en azından iktidar pozisyonuna ortak olmak isteyenler yani bazı Kürt milliyetçileri buna itiraz etti. Aslında ‘Türkiyeli’ terimi, daha önce, “anayasal vatandaşlık” veya “TC vatandaşlığı” adlarıyla ortaya atılmıştı. Yeni bir şey değildi. Ama, yastığınızı bile değiştirseniz iki gün uyuyamazsınız ki, şu anda AB süreci içinde tam bir panik havası var. İnsanların değişmekten ödü kopuyor. Oysa ‘Türkiyeli’ kavramı, Türkiye’yi 70 milyonun da kurucu unsur olarak algılandığı bir ülke haline sokmak istiyor. Bu kavramının esas önemli noktası, tam bir özgürlük vermesi. Çünkü ‘Ben Türküm’ diyen için sorun yok, diyemeyen insan için çözüm var. Bu insan rahatlıkla Türkiye Kürdüyüm, Türkiye Ermenisiyim diyebilir. Ama Türk Rumuyum, Türk Kürdüyüm, Türk Ermenisiyim diyemez. Nasıl ki Bulgaristan’dan 1975’den sonra buraya canını atmak zorunda kalmış Türkler “Siz Bulgar Türkü müsünüz?” dediğimiz zaman fena halde alındılar, “Hayır biz Bulgaristan Türküyüz” diyorlardı, bazıları diyorlar ki, mesela efendim bu kelimenin İngilizcesi yok, yapaydır, tercüme edemezsiniz. Kardeşim, ‘estağfurullah’ın İngilizcesi var mı? Ayrıca biz bunu İngilizler kullansın diye ortaya atmadık. Biz bunu Türkiye’de 81 yıllık asimilasyon uygulamasına rağmen ‘Ben Türküm’ diyemeyenler için ortaya attık. İsteyenler Türk’üm desin, isteyen ben Türkiyeliyim desin. Diyorlar ki, efendim Fransalı demiyoruz Fransız diyoruz. Peki, Marsilyalı demiyor muyuz? Hollandalı demiyor muyuz? Bunlar da eleştiri mi yani şimdi? Bu eşit kültürel haklar acaba “pozitif ayrımcılık” dediğimiz şeyi de gerektirir mi ? Gerektirebilir. Birtakım azınlıkların eşit olmak için pozitif hakka ihtiyacı vardır. Mesela siz tekerlekli sandalyeye mahkum bir sakatsanız, idrarınızı yapabilmeniz için umumi helalara sizin girebileceğiniz farklı bir tuvaletin yapılması gerekir. İşte bu, pozitif hak verme olayıdır. Ve bazı azınlıklar radyo, televizyon kitap yayınlarını yapamayacak kadar zayıf iseler ve anlamlı bir talepse, devlet onlara bu şekilde yardım edebilir. Ama ancak o zaman yardım eder, daha önce değil. Fransa azınlık yoktur diyor ama belli bir sayıya gelen azınlığın talep etmesi halinde (Korsikalılar gibi) onlara kendi eğitimini seçimlik dersler halinde yapma hakkını tanıyor. Bunu da uluslararası bir azınlık statüsü vererek yapmıyor. Ulusal yasalarla yapıyor. Bizim, vereceğimiz bu pozitif hakları (pozitif ayrımcılığı) Lozan’da gayrimüslimlere verdiğimiz bir uluslararası statü biçiminde vermek zorunluluğu diye bir şey yok. Hatta, ulusal yasayla vermek zorunluluğumuz da yok; kimi yasaklayıcı yasaları ve anayasa maddelerini kaldırırsın, olur biter. Azınlık hakları açısından hukuken Lozan anlaşmasının dahi gerisinde bir uygulama içinde olduğumuzu belirttiniz. Biraz açıklayabilir misiniz. Biz bir kere Lozan’ı birçok açıdan ihlal ediyoruz. Bunları iki noktada toplamak mümkün. Evvela, Lozan eksik uygulanıyor. Hem Lozan’da gayrimüslimlere getirilen hakları tam olarak uygulamıyoruz, hem de Lozan’da gayrimüslimlerin dışındakilere getirilmiş hakları hiç uygulamıyoruz. Lozan’da gayrimüslimlere getirilen hakları sadece 3 gruba uyguluyoruz. Sanki bütün gayrimüslimler Museviler, Ermeniler ve Rumlardan ibaretmiş gibi. Lozan’ın 143 maddesinden hiçbirinde bu üç azınlığı adı anılmaz. Hak sahibi, “Gayrimüslim” kavramıdır. Bunu şimdiye kadar uygulamadık. Oysa Süryaniler başta olmak üzere, sayıca az olabilen fakat bir kişi dahi olsa gayrimüslim olan insanlar var. Bir örnek vereyim, Lozan’ın 40. maddesi, masraflarını kendileri vermek şartıyla gayrimüslimlerin okullarını kurarak burada kendi dillerini okutacaklarını söyler. Süryaniler şimdiye kadar bu haktan yaralandırılmadı. Ancak Ocak 2003’de çıkan AB uyum paketi bunu kırdı. Şöyle ki; gayrimüslim vakıfları konusunda gayrimüslimlerin sadece 3 gruptan olmadığını, Bulgarlar, Keldariler, Süryaniler’in vs. de vakıfları olduğu yönetmelik metnine bir ek getirilerek belirtildi. Ama, bu zihniyet ortadan kaldırılabilmiş değil. Bu türden tarihsel hatalar veya kötü uygulamaları kaldırmak, yasa çıkartmak kadar kolay değil. İkinci olarak, Lozan’ın kimi maddeleri hiç uygulanmıyor. Lozan’da gayrimüslim olmayanlara yani Müslümanlara da getirilmiş birtakım haklar var ve bunları tanımıyoruz. Buradan, sizin söylediğiniz, Türkiye’de azınlık statüsü ile azınlık hakları kavramının karıştırılmasına geçiyoruz. Lozan TC vatandaşı Müslümanlara azınlık statüsü tanımıyor ama, kimi haklar tanıyor. 39/4 ve 5 bunların başında. 39/4’e göre “Bütün TC vatandaşları gerek özel gerekse ticari ilişkilerinde, din, yada her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, istedikleri dili kullanırlar ve buna karşı hiçbir kısıtlama getirilemez”. Bu bir azınlık statüsü değildir. Ama, açıkça hak vermedir. Türkiye bugüne kadar bu hakkı tanımadı. Örneğin, Kürtçe yayın engellendi. Hatta, 30’lu yıllarda kimi belediyeler Kürtçe telaffuz edilen kelime başına 5 kuruş ceza aldılar. Bu, 1925 tarihli “Şark İslahat Planı”nda da vardır (Madde 41). Bu dil hakkını tanısaydık ne olurdu? PKK’nın elinden en büyük argümanını almış olurduk: “Sana ana dilini haram ettiler!” Üstelik, yine Lozan’ın 37. maddesi şöyle diyor: “38.-44. maddeler arasındaki hükümler hiçbir biçimde ortadan kaldırılamaz”. Buna tabii ki anayasa da dahil. Onun için Lozan’da hem gayrimüslimlerin haklarını doğru uygulamıyoruz, hem de gayrimüslim olmayanlara (Müslümanlara) getirilen hakları hiç uygulamıyoruz. Kendi kurucu antlaşmamızı yani Lozan’ı ihlal ederek bizzat biz bölücülük yapıyoruz. Biz raporda bunu söyledik. Kalktılar ‘’Lozan’ı ortadan kaldırmak istiyor, Sevr’i geri getirdi’’ diyorlar. Ne Lozan’dan haberleri var, ne de Sevr’den. Tek bir maddesini bile okumamışlar. Raporu da okumamışlar tabii. Bunları söylemek tam bir cahil cesaretidir. Oysa, Avrupa Birliğinin de istediği tam eşitliğin sağlanması. Yani kalkıp da ikinci bir Lozan yapıp Alevilere, Kürtlere ayrı bir statü ver diyen yok. Azınlık hakları kavramı var, ayrı statü kavramı yok. Azınlık hakları dediğim, dominant olmayıp da farklı olan insanların bu farklılıklarını korumak istemesi. Bütün mesele bu işte. Lozan’ın uygulanması asgarî bir olaydır. Ama 1923’den bu yana özellikle 1954 ve 1990’dan bu yana çok sayıda insan hakları ve azınlık hakları sözleşmeleri imzaladık ama, Lozan’ın yeri şu açıdan çok önemli: Türkiye ulusunu oluşturan alt kimlikleri Türklerle eşit konuma getirecek kültürel haklar vermek için yeni kanun çıkardığınız zaman bazı insanların tepkisiyle karşılaşabilirsiniz. Fakat hiçbir kanun çıkarmadan “Ben Lozan’ın 39/4‘ünü uygulayarak herkesin tv ve radyo yayını yapmasına izin veriyorum, burada Lozan’ı uygulamaktan başka bir şey yapmıyorum” dediğiniz anda, tepki gelemez. Çünkü Lozan mukaddes inektir, kimse kesmeye yani karşı çıkmaya kalkamaz. Resmî bir kurum adına hazırlanmasına karşın hükümetin bu rapora sahip çıkmamasını nasıl karşılıyorsunuz? Bunun birkaç tane sebebi var. Bu, bir kere, Türkiye’de âdettir. Bir rapor çıkar da eğer saldırıya uğrarsa, bu raporu siz dahi ısmarlamış olsanız ortadan yok olursunuz. 1995’te TOBB, Doğu Ergil’e Doğu Anadolu raporunu ısmarladı. Tepki olunca ortadan kayboldu. 2 yıl sonra bu sefer güçlü TÜSİAD Bülent Tanör’e rapor (“Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri”) ısmarladı, muazzam tepki gelince o da arazi oldu. Şimdi, hükümet haklı. Bu Rapor’u AKP hükümeti ısmarlamadı. Bu rapor bizim İnsan Hakları Danışma Kurulu yönetmeliği madde 5/A, B, ve D uyarınca hazırlanmıştır. Bunu hükümet talep etmemiştir. Ama hükümetin haksız olduğu yan; bu rapora resmî rapor değildir diyor. Nasıl resmî rapor değildir, tam tersine yönetmelik hükmüdür. Bazı GONGO’LAR (Government Operated-NGO), yani sivil toplum kuruluşu adı altında kurulup da Derin Devletin sesini yükselten dernekler bir kampanya başlatınca hükümet bu sefer raporu reddetmeye gitti. Hükümetin bu tutumu, gürültünün geldiği tarafa doğru kayma tutumudur. Bu Türkiye’de çok yapılır. Üstelik, bütün muhalefet raporu bahane edip hükümete saldırdı. Kurula yeni kişiler atandı. Bunların bazılarının insan hakları alanında hiç çalışması bulunmayan isimler olması dikkatimizi çekti. Bu katılımlar Kurulun çalışmasını olumsuz etkileyecek mi? Hükümet ne şiş yansın ne kebap diyor. Mesela kesin bir insan hakları savunucusu olan Murat Çelikkan da var, Bursa Şehit Aileleri, Terör Mağdurları Derneği de. Şehit Anaları Derneği dendiği anda bu PKK’nın katlettiği insanların sahipleri demektir. Oysa PKK’nın yaptığı insan hakları ihlali değildir. Ceza Hukukunda “suç”tur onun adı. İnsan hakları ihlalini sadece devlet yapar. Siyaset biliminin ve hukukun bu temel kavramlarını bilmekten yoksunuz. Dolayısıyla hükümetin bu seçimlerindeki kriterlerini anlamak mümkün değildir. Ondan da olsun diyor, bundan da. Yeter ki bana eleştiri gelmesin, tarafsız görüneyim, diyor. İnsan hakları konusunda tarafsızlık olur mu! Bunun, itfaiye ile yangın arasındaki tarafsızlıktan ne farkı var? Rapordan sonra iki görüş tartıştı. İyimser yorum yapanlar; Türkiye’de bazı şeylerin artık tartışılmasının çok olumlu olduğunu, azınlık konusundaki tabuların yıkılmasının demokrasiye giden yolda bir taş eklediğini belirtti. Benim de katıldığım kötümser yorumda ise dünyada giderek yükselen milliyetçiliğin Türkiye’deki temsilcilerinin bu raporu bahane edebileceği yolunda. Ne dersiniz? Söylenenlerin her ikisi de ilginç bir şekilde doğru. Bir kere, bir yaraya dokunduğumuz çok belli. Türkiye’de bu rapordan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Türkiye’de dominant olmayanı, olanlar ve olmayanlar, bazı kavramları artık bu bizim ortaya koyduğumuz “Alt kimlik, üst kimlik”, “Türkiyeli” gibi terimlerle tartışmak zorunda. Üzerine ölü toprağı serpilmiş bir Türkiye’de bir tartışma ortamının yaratılmış olması son derece iyi bir şey. Fakat diğer yandan, Türkiye’de 1920’lerin kalıntılarının sürmekte ve bu rapora muhalefet etmek biçiminde sürdürülmekte olduğu da inanılmaz biçimde doğru. Bunun sebebi nedir? Benim görebildiğim kadarıyla bunun, biri sınıfsal, biri ulusal iki tane sebebi var. Ulusal nedenden başlarsak, 80 yıldır aldıkları eğitim sonucu insanlar Türk kavramında ısrar ediyorlar. Herkesin “Ben Türk’üm” demesi gerektiğini savunuyorlar. Bunda son derece büyük bir ısrar var. Ben bu ısrarın bu kadar büyük olduğunun farkında değildim. Aynı zamanda etnik bir grubu ifade eden Türk kavramına sarılmak, bu kadar yanılgı, ancak eğitimle mümkün olabilir. Diğer yandan, AB’nin Türkiye’yi Batı standartlarına uydurmak istemesi sanki kendi ulusal değerlerimizi terk ediyormuşuz izlenimi bırakıyor bizde. Bırakmak istemediğimiz 1920’lerin monist değerleri olduğunun farkında bile değiliz. 1920’lerde Avrupa’nın değerleri de aynıydı, monist idi. Mustafa Kemal o değerleri Türkiye’ye olduğu gibi, paket olarak almıştır ve haklıdır. Bir şeyin alt yapısını alıyorsan, üst yapısını da alacaksın mecburen. Dolayısıyla biz 1920’lerde monist çağdaş medeniyeti, çağdaş uygarlığı yani Atatürk’ün tabiriyle “muasır medeniyet”i aldık. Fakat 1920’lerin muasır medeniyetiyle bugünün medeniyeti tamamen farklı. Bugün yine muasır medeniyeti, ama bu sefer plüralist muasır medeniyeti paket olarak almaya çalışıyoruz. Ve bu alış sırasında kafaları 1920’lerde takılıp kalmış insanlar ‘Ulusal değerlerimiz mahvediliyor’ diyorlar. Oysa, savundukları, resmen 1920’lerin monist Avrupasının değerleri: Tek dil, tek kültür, vs. Aynı şeyi 1920’de gerici dediğimiz, şeriatçı dediğimiz insanlar söylüyordu. Bugünün şeriatçıları, 1920 modelinde takılıp kalmış olan Kemalist türüdür. Fakat ne yazık ki 2000 modeli Kemalistler bunları susturmuyor, susturmaktan korkuyor; acı olan bu. Demek ki bu korkunç tepkinin birinci nedeni, “ulusal değerlerimizi yitiriyoruz” çığlığı. İkinci neden, biraz daha derinlerdeki sınıfsal bir neden. Orta sınıf, yani küçük burjuva denilen tabaka ikiye ayrılır; okumamışına esnaf denir, okumuş kanadına da “aydın”. Aydının iki niteliği vardır. Aydın, hem sınıflar üstü, hem de sınıflar arasıdır. Sınıflar üstü yeteneği ona yukardan devrim yapma yetkisi verir. Ama sınıflar arası niteliği ona kompleks verir. Devamlı olarak bir üst sınıfa atlamaya çalışır, burjuvaziye atlamaya çalışır ve aynı zamanda da proleterleşmekten yani bir alt sınıfa düşmekten korkar. Şu sıralarda küreselleşmenin getirdiği fukaralaşma olgusu Türkiye’deki orta sınıfı yani aydını aşağıya düşme korkusu içine atıyor. Ve bu panik içinde insanlar bulunduğu yere, bulunduğu statüye sarılma ihtiyacı hissediyor. İşte “Türkiyeli olmaz, Türk olur’’ paniği biraz da buradan geliyor. İnsanlar bunun farkında değil. Alt kümeye düşmek istemeyenler alt kimlik kavramına karşı çıkıyorlar. Dolayısıyla iki yoldan muazzam bir tehdit geliyor. Ve bunların %99’u bilinçsiz. Bilinçsiz adamlar çok fazla tepki verdikleri için ortalığı muazzam karıştırıyorlar. Bu durumda, önümüzdeki dönemde demokrasi açısından bizi zor günler mi bekliyor? Çok yakın gelecekte tatsız şeyler yaşayabiliriz. Türkiye’de de bölgede de. Türkiye’de yaşayacağız çünkü bir yandan AB içindeki Türkiye düşmanları bir yandan Türkiye içindeki AB düşmanları çabalarını arttıracaklar. Orta sınıfın düşmesi, faşizmin buradan su içmesi olayı beni korkutuyor, 17 Aralık sürecinden sonra olabilecek olaylar bakımından. Ama şu bana umut veriyor ki Türkiye’de enflasyon düştü. Nüfus artış hızı geriledi. Bunun yanı sıra şirketlerin kâr marjı arttı. Şu anda son derece düşük olan işçi ve memur ücretlerinin bu süreç sayesinde yükseliş trendine gireceğini düşünüyorum. Ücretlerin 1970’lerde bir yandan yurtdışındaki işçilerin yolladığı paralar bir yandan da şirketlerin kârlarının artması memur ve işçi maaşlarının artması sonucunu doğurmuştu. Şimdi o trende tekrar giriyoruz galiba. Dolayısıyla orta sınıfın düşme korkusu azalacak. Faşizm buradan darbe yiyecek, benim büyük ümidim burada. Bölgede de sorunlar yaşayacağız çünkü Bush’un tekrar kazanması Amerika’daki Neokonların azmasını getirecektir. Dolayısıyla İran’ı sıkıştıracaklardır. İran Irak gibi değil. Amerika’nın yutamayacağı kadar büyük lokma ve üstelik de Amerika Irak’ta yenildi. Kim ne derse desin Afganistan’da yenildi, Irak’ta daha fazla yenildi. Dolayısıyla bu yenilginin tescillenmesini engelleyici çabalarını arttıracaktır. Tabii ki bu kumlara daha fazla gömülmesini sağlayacaktır. Ama tüm bunlar çok yakında bölgeyi büyük sıkıntılara sokacaktır. Bütün bu enerjiyi ve mücadele gücünü nereden buluyorsunuz. Bunun sırrı nedir? Bunun iki sırrı var, sır falan da değil aslında. Birincisi, her baskı altında kalan kimsenin adrenalinin yükselmesi ki, siyaset bilimine ve Türkiye’nin gerçeklerine uygun şeyler söylediğime kesinlikle inandığım için bu daha da artıyor. İkincisi, Feyhan’ın benim bütün enerjimi bu işlere harcamama olanak verecek bir ortam hazırlaması. Bana evde sofradan tabak bile kaldırtmaz; sen çalışmana git, der. Benim bütün enerjim iki şeye harcanıyor: Bir, derslerime. İkincisi, Türkiye’nin gönüllü bir birlik haline dönüşmesine engel olmak isteyenlerle mücadeleye. Tabii, Feyhan’a büyük haksızlık oluyor. Birlikte çok az zaman geçirebiliyoruz. Bu son derece tatsız bir şey. Ama, epey sık olarak Ankara ve yurt dışı konferanslara davet ediliyorum, birlikte seyahat ederek bunu telafi etmeye çalışıyoruz. Biz de sizi İstanbul’a, dergimize davet etmek isteriz. Bu sıralar yoğun olmakla birlikte memnuniyetle gelirim. Derginizi Yücel Sayman sayesinde tanıdım. Aslında bu taahhüt benim Yücel Sayman’ın bir tür öğrencisi olmam hasebiyle görevimdir. Onun marjinal özgürlükçü kimliğinin öğrencisi oldum ve çok şey öğrendim. Eminim İstanbul Barosunun pek çok avukatı bu sözlerin altını imzalar. Sivil toplum örgütleri çok önemli olduğu için, çıkardığınız Günışığı ve diğer dergiler çok önemli. Bunların vereceği ivmeyle baro yönetiminde insan hakları mücadelesini hızlandırmak lazım. Diğerlerinin yanı sıra iki tane baroyu özellikle önemsiyorum: İstanbul Barosu ve Diyarbakır Barosu.
|
|||||||||||||||||||||