Bilirkişilik nereye?
Prof. Dr. Köksal BAYRAKTAR*

07.01.2004 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki haber aynen şöyle: "Adalet Bakanı Cemil Çiçek, vatandaşın yolsuzlukla mücadelede duyarsız kaldığından yakınarak, -Her meslek grubu kol kırılır yen içinde kalır dediği, derbi maçını seyreder gibi kenarda seyrettiği, bilirkişi kepazeliği ortadan kalkmadığı sürece yolsuzlukla mücadele edilmez -dedi"

Böylece, bu yazımızı oluşturan konuyu, ülkenin Sn. Adalet Bakanı kepazelik olarak niteliyor. Ancak Sn. Çiçek, somut örnekler vermiyor, uygulamadaki tutarsızlıklara değinmiyor... Sadece suçlama, bir bakanın söylemleri için yeterli midir; hatta doğru mudur?

Boy hedefi durumuna getirilmiş bilirkişilik kurumu ile ilgili, Sn. Bakanın bu ağır nitelemelerini belirttiği tarihten bir ay kadar önce yürürlüğe giren bir kanunda da bilirkişilik ile ilgili önemli bir kural var. Buna göre CMUK. 76. maddeye bir fıkra eklendiği belirtilmektedir. Eklenen fıkra aynen şöyledir: "Mahkemeye sunulan bilirkişi raporunun maddi olgu ve fiili gerçeklerle bağdaşmadığı yönünde kuvvetli emare ve şüphelerin bulunduğu kanaatine ulaşıldığı takdirde, bu bilirkişiler hakkında diğer kanunlardaki hukuki ve cezai sorumluluklar saklı kalmak şartıyla 19.04.1990 tarihli ve 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele Kanunu hükümleri uyarınca işlem yapılmak üzere dava dosyasının tasdikli bir örneği yetkili Cumhuriyet Savcılığı’na gönderilir..."1

Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda, bu kuralla yapılan değişikliğin aynı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda yapılmıştır. 5020 Sayılı Kanun’un ilk maddesinde HUMK. 286. maddesine eklenen bir fıkra ile aynı değişiklik öngörülmüştür.

Bu düzenleme ile, bilirkişilerin görevlerini bağımsız ve korkusuzca yerine getirebilmeleri olanağı ortadan kaldırılmakta ve herhangi kuşkulu bir durumda Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele Kanunu hükümlerinin uygulanabilirliği söz konusu olabilmektedir.2 Mollamahmutoğlu’nun deyimi ile, "...böyle bir tablo karşısında bilirkişilik yapmak, dizi filmlerdeki Cesur Yürek gibi bir şey olur. Kimsenin böyle bir faaliyeti yürütebilmesi imkanı kalmaz."3

Türkiye Barolar Birliği ile İstanbul Barosu’nun ortaklaşa düzenledikleri  "Bankalar Kanunu Değişiklikleri Paneli’nde" genel raporu sunan Yurtcan şu saptamalarda bulunmuştu:

"... Bu ne diyor biliyor musunuz ? Banka yargılamalarıyla ilgili görev yapan bilirkişiler gerçeğe aykırı rapor veriyorlar. Bundan sonra ayağınıza basacağız, diyor. Karineymiş, şüpheymiş, maddi olguymuş, şüphelenirse o, savcıya dosyayı gönderirmiş; bunların hepsi hikaye. Sonuca bakacak. Zaten bilirkişiye de kanaati sorulacak. Onun kanaatinin gerçek olmadığı, savcının ya da yargıcın kanaatinin gerçek olduğunun ölçüsü nerede? Bunu kim koyacak? ...Bilirkişilere gözdağı veriliyor. Bu norm geçerse belki bilirkişi bulurlar. Hangi bilirkişi böyle bir ortamda bilirkişilik görevini yapmak ister?..."4

5020 Sayılı Kanun’da bilirkişiye duyulan güvensizlik başka bir maddede de çok açık bir belirleme ile ortaya konulmuştur. 4389 Sayılı Kanun’un 15/a maddesi olan bu yeni düzenlemede şu kural yer almaktadır: "... bu davalarda bilirkişiler resmi kurum veya kuruluşlarda görev yapanlar arasından seçilir ..."

Bilirkişiliğe yönelik bu kuşkucu ve güvensiz tutumun son günlerde bir taslak ile daha da arttığı görülmektedir. "Türkiye Hakem ve Bilirkişi Odaları Birliği Kanunu Tasarısı"nda bilirkişilerin bir Oda yapısı içinde örgütlenecekleri, zamanla Odaların Birlik oluşturacakları, bilirkişilerin de kanunla verilen görevleri yerine getirecekleri açıklanmaktadır. Kısaca bilirkişilik artık belirli kurallara bağlı bir meslek olacak, Odalar içinde örgütlenecektir. Kısaca, bu önemli faaliyet alanı zapt-ü rapt altına alınacaktır. Başka bir bakış açısından da, tıpkı Adli Tıp Kurumu’nun resmi bilirkişi kurumu oluşu gibi ikinci bir resmi kuruluş gerçekleştirilecek ve resmi kuruluş yargı organlarına muhatap olacaktır.

Yargı artık, Adli Tıp Kurumu’nun alanı, konuları dışındaki konularda bu yeni Hakem - Bilirkişi Odası’na olayı iletecek ve bu Odadan gelecek rapor ile olay - sorun çözümlenecektir. Yeni bir bürokratik - resmi aşama ya da başvuru zorunluluğu böylece oluşturulacaktır.

Bilirkişiliğin bu kadar tartışıldığı günümüzde, bu aşamaya uygulamadaki çeşitli yaklaşım yanlışlıklarından gelindiğini de unutmamak gerekir. Yargıtay’ın, mutlaka bilirkişi incelemesine gidilmesi gerektiğini belirten kararlarını; ikinci bir bilirkişi incelemesini gerekli gören tutumunu; çelişkili durumlarda yeniden bilirkişi incelemesini arayan hükümlerini unutmamak gerekir. Ayrıca, bilirkişi raporlarını tam olarak irdelemeyen, raporları gerekçesiz olarak kabul eden ya da reddeden yerel mahkemelerin yaklaşımlarını da gözardı etmemek uygun olacaktır. Kısaca, bilirkişilik bugün, uygulamada özeleştiri ve tartışma özelliğinin olmaması nedeniyle, okları tamamen üzerine çeken bir kurum durumuna gelmiştir. Bu çıkmazdan çıkış, herhalde "kepazelik" biçimindeki sözcüklerle ya da yargı bağımsızlığını çok etkileyecek resmi kurumsal yaklaşımlarla olamaz ve olmamalıdır. !

 _____________________________

* Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku ve Ceza Usul Hukuku Öğretim Üyesi 

1. Bkz. 12.12.2003 kabul tarihli ve 5020 sayılı Bankalar Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun, m. 2.

2. Bkz. BAYRAKTAR Köksal, Bankalar Kanunu ve İlişkili Kanun Değişikliklerinin Hukuk Açısından Değerlendirilmesi, İst., 2004, s.32.

3. Bkz. MOLLAMAHMUTOĞLU Fatih, aynı eser, sh.44.

4. Bkz. YURTCAN Erdener, aynı eser, sh.104.