Biri bizi fişliyor...

Orhan Kılıç
Avukat, İstanbul Barosu

Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı İstanbul Kartal’daki İkinci Zırhlı Tugay Komutanlığı, 6 Şubat 2004 tarihinde kaymakamlıklara “gizli” ibareli bir genelge gönderir. Genelge ekinde yer alan “istihbarat toplama formu” ile toplumun geniş bir kesimini oluşturan bazı kişi ve kuruluşların izlenmesi ve fişlenmesi istenmektedir. Genelge “gizli” ibareli olarak gönderilmesine rağmen basına sızar ve olay 10 Mart tarihli Hürriyet gazetesinde manşet haber olarak yayınlanır.  Gizli Genelgenin niyetinden ve istihbarat toplama formunun içeriğinden Türkiye’deki kimi kurumların, zaman zaman sessiz çoğunluk, zaman zaman ortalama yurttaş, zaman zaman da normal vatandaş olarak tanımlanan kesimlerin dışında kalan herkesi potansiyel suçlu olarak gördüğünü anlıyoruz. İzlenmesi ve fişlenmesi istenen kişi veya gruplar kimler mi? ABD yanlıları, AB yanlıları, azınlıklar, Çerkez, Roman, Abaza, Arnavut, Boşnak, yüksek sosyete grupları, sanatçılar, zengin aile çocukları, satanistler, masonlar, internet grupları, cinsellik ve uyuşturucu grupları, meditasyon ve ruh çağırma grupları, azınlık grupları, felsefe grupları ... Hepsi izlenecek ve fişlenecek.

Genelkurmay Başkanlığı haberi doğrular. Ancak her zamanki yarım ağız savunma üslubuyla bir kısım yurttaşların izlenmesi ve fişlenmesi çalışmalarında “sınırın aşıldığı” itirafında bulunur. Gizli genelgenin gönderildiği kaymakamlıklardan ve İçişleri Bakanlığı’ndan hiçbir ses çıkmaz. 

Bu ülkede izlenme ve fişlenme her zaman oldu. Özellikle askeri yönetimler, sıkıyönetimler ve olağanüstü hal dönemlerinde  daha fazla oldu. Ancak nüfusu yetmiş milyona yaklaşan ülke nüfusunun nerede ise yarısını fişlemeyi amaç edinen bir gizli genelgenin arka planındaki niyetin “ülke güvenliği” olduğunu düşünmek asla söz konusu olamaz. Olsa olsa amaç küreselleşme sonrası oluşan yeni dünya düzeninde önümüzdeki yüzyılın siyasal sisteminin, ekonomik düzeninin, iktidarının eksenini belirlemek ve rotasını çizmektir. Zaten genelgenin ve istihbarat formunun İngilizce orjinalini Türkçeye çevirirken yalnızca Amerikan toplumunu ilgilendiren Ku Klux Klan örgütünün aynen istihbarat formunda unutulması da bu formun Amerikan istihbarat birimlerinden gönderilmiş olduğunu ortaya koymuş ve yakayı ele vermişlerdir.

Kara Kuvvetleri Komutanlığı Genelgesi evrensel insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmeler bir yana, toplumsal meşruiyetten yoksun Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Türk Ceza Kanununun birçok maddesine göre de tam bir “Suç Genelgesi”.

Genelgede “Ayrımcılık” var. “Yabancı düşmanlığı” var. “Bölücülük” var. “Cinsel ayrımcılık” var. “Irkçılık” var. T.C Anayasasının genel esaslar başlığı altında 9. maddesinde düzenlenen “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır” hükmünün ihlali ve yine T.C Anayasasının 10. maddesinde düzenlenen “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep vb. sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşittir” hükmünün ihlali ile anayasal suç var. Nerede ise 1982 Anayasasının ikinci kısmında “kişinin hakları ve ödevleri” başlığında düzenlenen bütün hakların ihlali var. Bu genelgenin gönderildiği kaymakamların ve gereğini yerine getirecek olan emniyet ve diğer kolluk birimlerinin de hem uluslararası belgelerden, hem T.C Anayasasından, hem Türk Ceza Kanunundan ve hem de başkaca yasal mevzuatlardan haberleri var. Hepsinden öte herkesin “hukukun üstünlüğü” kavramından haberi var. Ancak böyle bir suç genelgesi basına ve kamuoyuna yansıdığı halde harekete geçen hiçbir idari makam olmadığı gibi yargısal kurum da olmamıştır. 

Böylesine ağır suçlar içeren bir genelgenin kamuoyuna yansımasından sonra hiçbir yargısal kurumun harekete geçmemesi oldukça düşündürücü. Belki de bir kısım basında da değinildiği gibi genelgenin basına sızdırılması da “izleme ve fişleme” girişiminin ilk ayağını “korkutma, tedirgin etme, huzursuz etme” maksadı ile oluşturuyor.

Bu genelge belki de “asli işlevleri” yavaş yavaş sorgulanmaya başlanan bazı kurumların bundan duydukları tedirginlikle “vatan sevgisi”, “yurtseverlik” gibi kavramları kendi tekellerine alarak toplumun hareketli, devingen, canlı kesimlerini bir tehdit unsuru olarak gösterip statükolarına meşruiyet kazandırma çabasından ibarettir.