Birtan Altınbaş davasında karar verildi...

Ender Büyükçulha
Avukat, Ankara Barosu

Günışığı dergisinin geçen sayısında, “cümle hukukçu için sözün bittiği yer” olduğunu söylediğimiz ‘Birtan Altınbaş Davası’nda, sekiz sanığın yargılandığı 2002/ 233 esas sayılı dosyada nihayet karar açıklandı.

Sanık polislerden dördü beraat ederken, dördüne (TCK’nın 243/2, 448, 452/1, 463 ve 59. maddeleri uyarınca)  “işkence ile kastı aşarak ve faili belli olmayacak şekilde adam öldürme” suçundan 4 yıl 5 ay 10 gün ağır hapis cezası verildi. Yani mahkeme, Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin usulden bozduğu önceki ceza kararını yenilemiş oldu. İki sanığın yargılandığı aynı mahkemenin 2001/233 esas sayılı dosyası ise devam ediyor, bu dosyada gıyabi tutuklu olan bir sanığa hala ulaşılmış değil.

Kararın verildiği bu duruşmaya kadar geçen son birkaç ayda ne çok şey oldu;

Sanık sandalyeleri yine boştu; ama her geçen gün izleyici sıraları daha da kalabalıklaşmaya başladı. Birtan ile aynı yaşlarda ve belli ki aynı güzel sevdalarda olan gençler, ülkenin dört bir yanında kapı kapı dolaşıp herkesi duruşmalara çağırdı, birçok kitle örgütü ve müdahil avukatlar işkencenin bir “insanlık suçu” olduğunu haykırıp, işkencecilerin cezasız kalmaması için kamuoyundan destek istedi.

Sonra ABD Dışişleri Bakanı Powell’ın bir mektup yazdığı duyuldu. Meğer asıl keramet buradaymış! Artık davanın haberleri gazetelerde daha ön sayfalara taşınmaya, önceden kibrit kutusu kadar yer kaplayan bu haberler sayfalara sığmamaya başladı.

Sanıklar ise, başta İbrahim Dedeoğlu olmak üzere yine ortalarda yoktu ama en azından sanıkları temsilen savunma avukatları duruşmalara katılmaya başladı. Savunma tarafından, belli ki geçen 14 yıl boyunca her nasılsa hiç akla gelmemiş yeni yeni talepler ileri sürüldü, dava dosyasını incelemek ve savunma hazırlamak için ek süreler istendi vb.; yine duruşmalar ertelendi, ertelendi…

Nihayet karar günü geldi. O gün “devlet” bilseniz ne kadar görkemliydi! Bir sürü polis vardı o gün adliyede, 14 yıl boyunca bir tebligat dahi yapamamış, bir sanığı dahi bulamamışlardı belki ama izleyicileri didik didik arayarak duruşma salonuna aldılar ve acaba kimin kimden güvenliğini başarıyla sağladılar. Son duruşmada savunma avukatları, basında yeralan haberlere atıf yaparak mahkemenin baskı altına alındığından, müvekkillerine yargısız infaz yapıldığından, dış güçlerin hain oyunlarından vb. söz ettiler; yargılamaya yayın yasağı konulmasından reddi hakim istemine değin bir çok talep ileri sürdüler, yine ek süreler istediler. Eh artık, her şeyin bir sınırı vardı ve nihayet mahkeme heyeti içeri çekildi, sonra duruşma salonu gelip kararını açıkladı. Flaşlar patladı, bir sürü insan oraya buraya koşuşturdu...

Ama doğrusu mahkemenin kararı pek anlaşılamadı…

Örneğin, nasıl olur da duruşmalara katılmayan sanıklar hakkında “duruşmalardaki tutum ve davranışları lehlerine takdiri hafifletici neden sayılıp” da TCK’nın 59. maddesi uygulandı, kimse anlamadı.

Yasanın ilgili ve bir o kadar da ilgisiz maddesi sanıklar lehine yorumlanıp, sanki bir otobüs dolusu polis yolda giderken, kırmızı ışığa aldırmayıp karşıdan karşıya geçmeye kalkışmış dikkatsiz bir gence çarpıp istemeden ölümüne sebebiyet vermiş gibi, nasıl oldu da 4 yıl 5 ay 10 gün gibi vicdanları kanatan bir ceza kararı verildi, kimse anlamadı.

Yargılamada zamanaşımı tehlikesi varken, 14 yıl boyunca sanıklar ve onları kollayanlar davayı zamanaşımına uğratmak için akla hayale gelmedik binbir türlü manevra yapmışken, acaba neden esas hakkındaki kararla birlikte bir tutuklama kararı verilmedi, şimdi de Yargıtay sürecinde neden yine aynı tebligat sıkıntıları yaşanmak zorunda, kimse anlamadı.

Birtan ile aynı yaşta ve belli ki aynı güzel sevdada olan o gençler; duruşma sonrası adliyenin önünde ellerinde Birtan’ın resimleri, bir basın açıklaması yaptılar. Hepsinin gözlerinde derin bir kaygı vardı; öyle ya, bir insanlık suçu olan işkence, yaşadıkları ülkede her birinin yaşamını ve güvenliğini tehdit etmeye devam ediyordu; işkenceciler yargılanamıyor, yargılansalar da cezalandırılamıyor, cezalandırılsalar da “bi daha yapmayın emi” mealinden cezalarla konu geçiştiriliyordu.  

Bize, biz hukukçulara baktılar, ama onları biraz olsun rahatlatacak bir söz bulamadık; ne de olsa ‘Birtan Altınbaş Davası’,”cümle hukukçu için sözün bittiği yer”di.