|
||||||||||||||||||||||
|
|
DGM kaldırılırken... Mihriban Kırdök
Öncelikle ülkemizde son kuruluşu sonrasında 20 yıllık pratiği bulunan Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Anayasal temelinin ortadan kaldırılmış olmasının önemli ve ileri yönde atılmış bir adım olduğu kabul edilmelidir. Ancak bu ilk adım olmak ve tamamlayıcı düzenlemeleri yapmak kaydıyla. 18 Haziran 1983 tarihli yasa uyarınca kurulmuş bulunan Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 12 Eylül askeri cunta rejimi tarafından oluşturulan baskı rejiminin sivilleşme sonrasında yargı alanında kurumsal devamlılığını sağlayan bir düzenleme olarak yargı sistemimize girdi. 1991 yılında Terörle Mücadele yasası ile maddi hukuksal dayanakları oluştu. 1992 yılında Ceza Usul Yasamızda sanık hakları bakımından önemli kazanımlar getiren 3842 sayılı yasa Devlet Güvenlik Mahkemesi ve Terörle Mücadele Yasasının oluşturduğu güçlü yapıyı değiştiremedi, sanık hakları bakımından getirilen yenilikler Devlet Güvenlik Mahkemelerinde uygulanmadı. Dolayısıyla 1983 yılında başlayan ve giderek olağan yargı alanından kalın çizgilerle ayrılan Devlet Güvenlik Mahkemesi yapılanması Terörle Mücadele kapsamında sanıklara uygulanan uzun gözaltı süreleri, yaş küçüklüğünün dikkate alınmaması, hazırlık aşamasında avukata ulaşma hakkından yararlandırılmama, Terörle Mücadele Yasası’nın 5.maddesi uyarınca asıl cezada yüzde 50 artırım ve yine bu yasanın 17. maddesiyle öngörülen, verilen cezanın infaz edilmesi gibi yargı sistemi içerisinde eşitsiz ayırımcı bir düzeni kurumsallaştırdı. Bununla da kalmadı, Ceza Yargılama Usul Yasasında yer alan kurallara aykırı olarak, hazırlık soruşturması sırasında kolluk tarafından tecrit gözaltı koşullarında elde edilen tutanaklar, sanık tarafından reddedilse dahi açık yargılama sırasında ortaya çıkan kanıtlara tercih edildi. Kararlar, adil yargılanma hakkına aykırı usul ve yöntemlerle toplanan bu kanıtlara dayandırıldı. Tutuklama, infazın bir parçası olarak değerlendirildi ve bunun bir sonucu olarak da 7 yıl, 8 yıl, 10 yıl süren uzun tutukluluk süreleri uygulandı. Yani uygulama, eşitsiz ve adil yargılanma hakkında aykırı kuralları daha da ağırlaştırdı. Adı Devlet Güvenlik Mahkemesi olmasa da, bu mahkemelerin kararlarının temyiz merci olan Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin adil yargılanma hakkına aykırı binlerce kararını onayladığı gibi bu mahkemelerin pek çok kararını sanık aleyhine bir değerlendirme ile bozarak 12 Eylül Döneminde Askeri Yargıtay’ın kararlarının çok gerisinde bir içtihat oluşumuna yol açtı. Son iki paragraf, Devlet Güvenlik Mahkemelerinde ve Yargıtay’da görev yapan yargıçların, genel uygulamayı ortaya koyan ağırlıklı kesiminin, kurallardan bağımsız olarak uygulamaya yansıyan tutumlarını ortaya koymaktadır. Kaynağı ise, hakimlerin bağımsızlığını ortadan kaldıran ve yargıyı bir bakıma siyasi iktidarın etkisine açan Hakimler ve Savcılar Kurulunun yapısında aranmalıdır. Zihniyete yerleşmiş Devlet Güvenlik Mahkemesi mantalitesi, bu mahkemelerde yargılamanın yazılı olmayan kurallarını oluşturmuştur. Devlet Güvenlik Mahkemesinin kuruluşuna ilişkin düzenlemeler ve CMUK’ta bazı düzenlemelerle sanık hakları bakımından yaratılmış bulunan eşitsizlik, normatif düzlemde önemli ölçüde kaldırılmış bulunmaktaydı. Anayasa’nın 143. maddesinin kaldırılmasıyla bu alanda eşitsizlik tamamen ortadan kaldırılacak. Ancak eşitsizliği ve ayrımcılığı besleyen ve Devlet Güvenlik Mahkemelerini çevreleyen kurallar hala varlığını koruyor. Anayasa değişikliğinin demokratik niteliği, Devlet Güvenlik Mahkemeleri yerine kurulacak mahkemelerde uygulanması öngörülen usullerin, adil yargılanmayı gerçekleştirecek yeterlilik ve düzeyde bulunması, infaz sistemi ve cezalarda ayrımcılığın kaldırılması şartıyla yargı alanında etkili olacaktır. Bu bakımdan Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kaldırılmasının tek başına yeterli olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yeterli değil, çünkü Devlet Güvenlik Mahkemelerinde uygulanan adil yargılanmaya olanak tanımayan usullerden daha fazla, bu mahkemelerde yargılananlara Terörle Mücadele Yasasıyla getirilen artırım ve eşitsiz infaz düzenlemesi ve yargı alanını siyasi otoriteye bağlayan kurallar varlığını korumaktadır. Eşitsiz ve ayrımcı düzenlemelerin kaldırılması yönünde bir çalışmanın varlığı yönünde hiçbir belirti yok. Anayasa’nın 143.maddesi temel alınarak düzenlenen yasalar uyarınca kurulan mahkemelerde, bu güne kadar on binlerce insan yargılandı, ağır cezalara çarptırıldılar. Bir kısmının infazı sonuçlandı, bir kısmının infazı devam ediyor, bir kısmı ise derdest. Peki mahkemeleri kaldırdınız. Bu insanlar ne olacak? "...dünyada gelişen yeni demokratik açılımlara uyum sağlanması ve bu açılıma uygun bir şekilde temel hak ve hürriyetlerin, evrensel düzeyde kabul edilmiş standart ve normlar ile Avrupa Birliği kriterleri seviyesine çıkarılması amacıyla..." genel gerekçesi doğrultusunda, kaldırılması öngörülen mahkemelerin kişi özgürlükleri üzerinde etkilerini kaldırmak için bir çaba var mı? Yoksa bu mahkemelerin tabelasını değiştirip yolunuza eski usulle devam mı edeceksiniz? Bu durumda kimi nasıl kandıracaksınız? Görüldüğü gibi sorun çok fazla, soru soruyu davet ediyor. Elimizde, Çözüm adı altında düzenlenen bir tasarı var: "Bölge İhtisas Mahkemelerinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun Tasarısı". Tasarının 2. maddesiyle görev kapsamı belirlenirken, Devlet Güvenlik Mahkemesi görev alanına giren suçlara Ceza Yasası ve diğer özel yasalarda düzenlenmiş bulunan birçok suç eklemlenmiş, bu alan oldukça genişletilmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin bugünkü yapısıyla büyük bir iş yükü altında oldukları ve bu nedenle tutuklu işlerde dahi duruşmaların ortalama 3 aylık periyotlarla yapıldığı, on yılı aşan çok sayıda dava olduğu bilinmektedir. 2845 Sayılı yasada yargılamayı hızlandırma amacıyla yer alan kurallar yargılama sürelerinin uzamasını engellememektedir. Bu kurallar aynen yeni tasarıda korunmuş bulunmaktadır. Mevcut pratikten yola çıkarak Bölge İhtisas Mahkemelerinin bu sorunu daha da karmaşık hale getireceğini, davaların daha da uzayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu öngörü yasa yapıcılarda da olacak ki, "Bu kanun kapsamına giren suçlarda zamanaşımı süreleri iki katı olarak uygulanır" hükmü tasarıya konulmuş. Böylelikle kişi özgürlüğünü olumsuz yönde etkileyecek yeni bir düzenleme getirilmiştir. Tasarıyı yapanlar, bir yandan yargılama makamlarının yargılamayı zamanında sonuçlandırmamasının sonuçlarını sanıklara yüklerken, bir yandan da bu mahkemelerin görev alanına giren Terörle Mücadele Yasası kapsamında suçlara uygulanan eşitsiz ve ayrımcı düzenlemeyi daha da geliştirerek sanıklara hayatı zindan etmeye yönelik yeni bir düzenlemeyi tasarlıyorlar. Her ne kadar Anayasa değişikliği gerekçesinde, "temel hak ve hürriyetlerin çağdaş standart ve normlara uygunluğunun sağlanması" gibi demokratik hedef gösteriliyorsa da, uyum yasa taslağı, Anayasa değişikliğinin arkasında yatan saiki ortaya çıkarmaktadır. Türkiye’nin demokratikleşmesi amacıyla ilgisi olmayan ve Avrupa Birliği Müktesebatına uyum adı altında yapılan bu değişiklikle yapılan katkı hemen arkasından düzenlenen uyum yasasıyla geri alınmakta, ancak görüntü kurtarılmış olmaktadır. 2845 sayılı Yasa, ismi ve sistematiği değiştirilmiş olarak yeni tasarıda aynı ifadelerle yer almıştır. Bu ülkede yasa koyucu, yasalarda özgürlük lehine bir düzenleme yaparken, bunu geri almanın yol ve yöntemi konusunda oldukça ustalaşmış, bir eliyle verirken diğer eliyle fazlasını almanın yöntemini bulmuştur. Örneğin; Terörle Mücadele Yasası düzenlenirken, bu yasaya eklenen geçici madde ile yasa kapsamı, suçlarda infaz süresinin yüzde 20 oranında uygulanması yönünde düzenleme yapmış, ancak yasayla getirdiği yeni düzenlemeler, eşitsiz ayrımcı ceza infaz düzeninin kurumlaşmasına yol açmış bulunmaktadır. Yasanın yürürlüğe girmesiyle yeni infaz sistemi nedeniyle bir kısım tutuklu ve hükümlü bundan faydalandıysa da yasanın özgürlük aleyhine hükümleri hala varlığını sürdürmektedir. Şimdi ise bir yandan Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılırken, bunun yarattığı rehavet ortamında aynı mahkemeler kurulmaya çalışılmakta ve ek olarak ayrımcı bir zamanaşımı düzenlenmesi getirilmek istenmektedir. Bireyleri uzun ve belirsiz süreli ceza veya infaz tehdidi altında bulundurmanın sakıncaları nedeni ile cezalandırma ve infaz hakkına bir sınır getiren ve bu yönüyle özgürlük ile ters bağlantı içinde olan zamanaşımının arttırılma çalışması bu yönüyle özgürlük hakkına ciddi tehdit oluşturmaktadır. Geçenlerde bir yargıç ile sohbet ederken "getirilen mahkemelerin adı özgürlük mahkemeleri olsa ne olur, ayrımcılık giderilmeden" demiştim. Tasarıyı okuduktan sonra durumun çok daha vahim olduğunu gördüm. Eşitsizlik ve ayrımcılığın kaldırılması gerekirken, zamanaşımı hükümlerinin aleyhe değiştirilmesi ile dayanılmaz bir noktaya getirilmiş bulunmaktadır. Bu hükümetin başbakanı dahil bazı parlamento üyelerinin, adil yargılanma hakkının anlamını kitaplardan öğrenmedikleri bilinmektedir. Bugün iktidarlar ama yarın kimin ne olacağını kim bilebilir? Adil ve çağdaş hukuk düzeninin herkese lazım olduğunu tarih sayısız olaylarla göstermiştir. O halde "Temel hak ve özgürlükleri çağdaş standartlara uydurma" gerekçesinde samimi olmanın yolu, Anayasa’nın 143.maddesinin kaldırılması sonrasında, Terörle Mücadele Yasasının kaldırılması, en azından ceza artırımı ve cezanın infazında artırım öngören hükümlerinin kaldırılması, hızlı ve adil yargılamanın koşullarının sağlanması ve yargı bağımsızlığını sağlayacak düzenlemelerin söylemden pratiğe geçirilmesi yolunda acil adımları atmaktan geçmektedir. 12 Eylül hukukundan kurtulmanın başka yolu yoktur. |
|||||||||||||||||||||