editör'den
 
Ata YAZICIOĞLU Avukat İstanbul Barosu

Bir yargı kararı, her zaman yalnızca bir yargı kararı mıdır?

ABD’nin dünyaya egemen olma stratejisi Türkiye’nin iç politik dengeleri de sarsıyor.

ABD’nin stratejisinin en önemli ayağını Ortadoğu’ya hakimiyet oluşturuyor. Büyük (ya da Genişletilmiş) Ortadoğu Projesi, radikal İslamı geriletip yerine ılımlı İslamı ikame etmeyi de amaçlamaktadır. Bu ise Türkiye olmadan hayata geçirilmesi zor bir projedir.Türkiye ise, mevcut katı laik geleneğiyle model olması istenilen Ortadoğu’yu etkilemekten uzaktır. Bu yüzdendir ki, AKP, bu amaca uygun olarak, deyim yerindeyse, ABD tarafından ‘imal edilmiş’ bir siyasal harekettir. AKP, taşıyıcısı olduğu bu siyasal ve toplumsal projeyi hayata geçirebilmek için Cumhuriyetin temel kuruluş ilkelerini değiştirmek, en azından geriletmek durumundadır. Bu yöndeki her adımın bir direniş ve çatışmayla karşılaşması ise kaçınılmazdır.

Türkiye siyasal alandaki bu çatışmayı uzun zamandan beridir yaşamaktadır ve çatışmanın yarattığı gerilim toplumsal yaşama da yansımaktadır. Yargı da bu çatışmanın dışında değildir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, Milli Gazete yazarı Selahattin Aydar’a TCK.nın 312 inci maddesini ihlalden dolayı verilen mahkumiyet kararını bozan kararını; bu kararın zaman zaman İslam referanslı gerekçesini; kararın zamanlamasını; yargının tepesinde yarattığı çatlakları ve yaşanan tartışmaları bu çerçevede değerlendirmek tartışmaları anlamayı kolaylaştıracaktır. Bir yargı kararının her zaman bir yargı kararı olmadığı bu tartışma ile birlikte bir kez daha anlaşılmaktadır.

Kararın İslamcı basın tarafından alkışlarla karşılanması, daha ileri gidilerek devrim niteliğinde olduğu ve tarihi değiştirdiğinin ileri sürülmesini de bu nedenledir. Yoksa ‘hep kendine Müslüman’ olan İslamcı basının birden özgürlükçü kesildiğine inanmamızı gerektiren hiçbir neden bulunmuyor. Onların alkışladığı kararın laiklikle ilgili tespitidir.

Kararın gerekçesinde, “...kahir çoğunluğun sahiplenmesine tevdii edilmiş bulunan laikliğin ceza yaptırımı tehdidiyle himayeye tabi tutulmasının gereksiz addedildiği” tespiti yapılmaktadır. Yargıtay’ın böylesi bir sonuca hangi sosyolojik verilerle ulaştığı, bu tespiti yapmanın Yargıtay’ın işi olup olmadığı, ya da örneğin ‘bölücülük’ suçu söz konusu olduğunda aynı tespitin ardında durup durmayacağı tartışması ayrı bir konudur. Bu konuları ve kendi iç tutarsızlıklarına rağmen  düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlarını genişletme açısından olumlu tarafları bulunan kararı daha uzun süre tartışacak ve Yargıtay’ın, almış olduğu kararın sınırlarını nereye kadar zorlayabileceğini hep birlikte göreceğiz.

Kararın gerekçesini yazan ismin Yargıtay 1. Başkanvekili ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu Başkanı Osman Şirin olması tartışmanın bir diğer boyutudur. Şirin, her ne kadar, kişilerle değil kararla ilgilenin dese de,  altına imza attığı kararla çelişen yaklaşımlarını hatırlamamak mümkün değil. Onu, “töre cinayetlerine” indirim talebinden, Sivas katliamı sanıklarının yalnızca Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Hakkında Kanuna muhalefetten yargılaması gerektiği kararından, Haluk Kırcı’nın ‘yanlışlıkla’ tahliyesi kararının altındaki imzasından ve, söz konusu karardaki gerekçelere zıt bir şekilde, İslam dışındaki dini inanışların yayılmasının Türkiye açısından sakıncalı olacağına dair açıklamalarından hatırlıyoruz.

Şirin’in, yaptığı bir konuşmada, Mahmut Esat Bozkurt adı ile anılan bir dönemin sona erdiğini ‘ilan etmesi’ ile Yargıtay kararının aynı zamana denk düşmesi acaba bir tesadüf müdür?

Tercüman gazetesi yazarı Nazlı Ilıcak, Şirin’in bu açıklamasını sevinçle karşılıyor ve  “Mahmut Esat Bozkurt: out; Osman Şirin: in” diye yazıyor. Böylelikle, hukukta ‘yeni dönem’ olarak ‘ilan edilen’ sürece hangi anlayışın damga vurmasını arzuladığını da ilan etmiş oluyor.

Yukarıda dediğimiz gibi, bir yargı kararının her zaman bir yargı kararı olmadığı anlaşılıyor.

Bu konuyu tartışmaya devam edeceğiz.