|
||||||||||||||||||||||
|
|
Hukuka tapınmak mı hukuksal kazanım mı? Cemal
Yücel
(F.Engels
/ K.Kautsky) 1.Polemiğin tadı ve sessizlik fesadı Polemik güzeldir. Tez ve karşı tezin düşünce arenasında karşılaşıp fırtınalı bir mücadele ortaya koyuşu, hem izleyenlere heyecan verir, hem de düşünceye yeni ufuklar açar. Şimdilerde moda olan monologun sıkıcı ve kolaycı yapısının tersine, polemikte iddiacı ve kabına sığmayan bir çekicilik vardır. 70’li yılları yaşayanlar hatırlayacaktır; sol dergilerde amansız polemikler yapılırdı. Bazen bir bardak suda fırtına koparılsa, bazen bin bir türlü hakaretler yapılsa da o polemikler, önemli düşünce üretimleri sağladı. Bu yazı bir polemik yazısıdır; muhataplarından yanıt bekler. Hakim görüşün aksini savunur ve bunun tehlikelerinden haberdardır.Yenilgiyi olgunlukla karşılar ama sessizlik fesadından çekinir. Bilindiği gibi sessizlik fesadı, fesatların en uğursuzudur. Topluluk, bazen, uzun zamandır benimsediği görüşe karşı bir düşünce geliştirildiğinde, bu düşünce hakkında sessiz kalmayı tercih eder. Sessizliğin hedefi, yeni düşünce ne kadar haklı olursa olsun, onu etkisiz kılmaktır. Tartışarak değil, sessiz kalarak, düşünceyi etkisiz kılma isteği, düşünce dünyasının en tehlikeli fesadıdır. Umarım bu yazının başına gelmez. 2. Türkiye solunda sağ sapma Eylül darbesi öncesinde Türkiye solu, toplumu ve sistemi köklü bir dönüşüme uğratma iddiasındaydı. Bu iddianın gerçekleştirilmesi için barışçıl mücadele biçimlerini büyük ölçüde aşan sert yöntemler benimsendi. Sol kitleselleşti ve sistem için büyük bir tehlike haline geldi. Bunun önünü kesmek amacıyla Eylül darbesi tezgahlandı ve sol, hem darbeciler hem de toplumun çoğu kesimi tarafından ülkeyi kan gölüne çevirmekle suçlandı. Bu suçlama karşısında solun büyük kısmı, mücadelelerini savunmak yerine geri adım atmayı tercih etti. Meşruiyet kazanmanın yeni yolları aranmaya başlandı. Sonunda bulundu: hukuk ve insan hakları mücadelesi. Hiçbir kural tanımayan darbeciler karşısında hukuktan yana olmak, insan haklarını savunmak gerçekten de cazip görünüyordu. İlerleyen süreçte sosyalist sistemde oluşan büyük yıkım, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye solunda da etkisini gösterdi. Darbenin yıkımına eklenen bu yeni gelişme, solu neredeyse tanınmaz hale getirdi. Duruşunu solda belirleyen sendikalar, dernekler, siyasi partiler, sınıflar mücadelesine dair tüm kavramları hızla terk ederek, hukuka saygı, hukukun üstünlüğü, insan hakları, uzlaşma, barış, sivil toplum gibi kavramları keşfettiler. Tamamı burjuvazi tarafından üretilen ve kapitalist sistemi ayakta tutmanın en önemli dayanakları olan bu kavramlar, ne hazindir ki Türkiye egemenlerinden daha çok ezilenlerin temsilcisi olma iddiasındaki sol tarafından savunulmaya başlandı. Sol, aşmayı hedeflediği çıtayı çok aşağılara çekerek, bu ülkede bir türlü tamamlanamayan burjuva devriminin yedek gücü olmaya razı oldu. Türkiye solundaki sağ sapma işte tam da budur. Sağ sapmanın en temel argümanı, hukuk mücadelesi yoluyla toplumu, hatta sistemi değiştirmektir. Böyle bir şey olanaklı olmadığı halde, sanki tarihin değişim gücü hukukmuş gibi bir yanılsamaya düşülerek, hukuk tapınmacılığına ulaşılmıştır. Burjuvazinin eski mabedi, solun yeni mabedi haline gelmiştir.18.yüzyılda burjuvazi tarafından keşfedilip, daha 19.yüzyılda emek önderleri tarafından aşılmış bu düşünceye, üstelik emek cephesinden bel bağlayanlara söylenecek tek söz vardır: Günaydın. 3. Kapitalist sistemde hukukun temel işlevi Hukukun kendine ait motoru yoktur. Hukuk başka motorlara bağlı olarak devinir. Tarihsel gelişmeyi asıl belirleyen faktör, üretici güçlerin gelişimidir. Tarihin belli bir anında mevcut üretim ilişkileri, üretim güçlerinin gelişimine ayak bağı olmaya başlar ve yerini yeni üretim ilişkilerine bırakması kaçınılmaz hale gelir. Ancak bu dönüşüm yeni ve eski sınıfların çoğu kez kan ve barut kokan mücadeleleriyle gerçekleşir. Yeni üretim ilişkilerinin kendine uygun devlet ve hukuk yapısını oluşturması da zorunludur. Feodalite sonrası devleti çatışan sınıflar arasında tarafsız bir güç olarak tanımlayanlar ne kadar yanılıyorsa hukuku da herkesin çıkarlarını bağdaştıran bir yapı olarak tanımlayanlar o kadar yanılmaktadır. Devlet esas olarak mevcut sistemin korunması görevini üstlenir. Hukuk da böyledir, sisteme kim hakimse onun çıkarlarını ifade eder. Egemen sınıf karşıtı sınıfların çabaları bu gerçeği değiştirmez. Hukukun mevcut üretim ilişkilerine göre oluşması tam bir yansıma anlamına gelmese de esas olarak belirlenme durumu sözkonusudur. Bir üstyapı kurumu olan hukukun temeldeki yapıyı etkileyebildiği pozisyonların varlığı kabul edilebilmekle birlikte, bu etki kısmi olup, yansıma ilkesini bozmaz. Kapitalist sistemde hukukun gelişim seyri yukarıda anlatılan perspektife uygun oldu. Feodal toplum yapısı, üretici güçlerin gelişimine engel olmaya başladığında ölüm çanları da çalmaya başladı. Senyör ve serf yerini burjuva ve proletere terk ederken, dinin yerine laik hukuk, yerel iktidarlar ve kralın yerine de burjuva devlet yerleşti. Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü kavramları kapitalist sistemin oluşturulup geliştirilmesinde önemli roller üstlendi. Kralın ya da diğer ayrıcalıklıların keyfi kararları yeni üretim ilişkilerine uymadığından keyfiyet yerine kural gerekmekteydi. Zira sermayenin oluşum ve dolaşımında özgürlük gerektiği gibi işgücünün de özgürce satışı zorunluydu. Burjuvalar hukuk yoluyla hem kendi düzenlerine meşruiyet zemini buldular, hem de hukukun herkesin çıkarına olacağı yanılsamasını yaratarak emekçilerin desteğini aldılar. Doğaldır ki her alanda ayrıcalığın egemen olduğu, emekçilerin kaderinin keyfi kararlarla belirlendiği feodal düzen yerine hukuka bağlı kalmayı vaad eden kapitalist sistem emekçilerin işine gelir. Ancak burjuva hukuku özü itibariyle onların çıkarlarını ifade ettiğinden göreli bir kazanım mevcut ise de kaybeden yine emekçiler olacaktır. Çünkü hukukun üstünlüğü tezi egemenlere bulunmaz bir fırsat verir. Bu yolla sistemi koruyan her türlü hukuk kuralı oluşturulup herkesin bu hukuka uymasının mekanizmaları kurulur. Özgürlükler kamu düzeni gerekçesiyle sınırlanır, olağanüstü hal ve sıkıyönetim rejimi gibi aslında hukuk ihlali sayılabilecek yönetsel biçimler yasal hale getirilir, anayasalara değiştirilemeyecek maddeler konulur. Bunlara bir de evrensel hukuk masalı eklenerek değişim isteyenlerin son sınırı da ilan edilir. Oysa üretim, mülkiyet ve bölüşüme dair evrensel hukuk kuralları yoktur. Çıkarları çatışan sınıfların ortak olarak benimseyebilecekleri hukuk kuralları nerede görülmüştür? Üretim araçlarının özel mülkiyeti mi, kamu mülkiyeti mi, artı değer sömürüsüne dayalı iş hukuku kuralları mı, buna olanak tanımayan kurallar mı, üretimin ortak ve eşit bölüşümü mü, küçük bir azınlığın üretimin büyük bölümünden pay alması mı evrenseldir? Bunların evrensel hukuk dedikleri Avrupa’nın göbeğindeki hukuktur. Başka bir hukuktan bahsediliyorsa o hukuk da sınırlarını egemenlerin çizdiği hukuksal mücadele ile kazanılır değildir. Nasıl ki hukukun üstünlüğü ilkesi, feodalizmin tasfiyesi ve burjuva iktidarın sağlamlaştırılmasında önemli işler görmüşse, aynı şekilde din, dil, ırk, mezhep, renk, cinsiyet farkı gözetilmeksizin tüm insanların yasa önünde eşit olacağını öngören ilke de benzer işlevi görmüştür. İşgücü sömürüsü esasına dayalı kapitalist üretim ilişkilerinin gelişimi için, insanlar arasında bu ayrımların yapılmaması gerekir. Sermayedar açısından emeğine el koyacağı işçinin ya da malını satacağı kişinin kadın ya da erkek, zenci ya da beyaz, Hıristiyan ya da Müslüman, Türk ya da Alman olması arasında bir fark yoktur. Bu ayrımlar gözetildiğinde azami kar sekteye uğrar ve sistem aksamaya başlar. Bu nedenle kapitalist sistem örneğin kadın-erkek ya da zenci-beyaz ayrımının yanında değildir. Bu ayrımlar köleci ya da feodal topluma özgü olup, burjuvazi tarafından ortadan kaldırılmak istenir. Gelişmiş kapitalist ülkelerde artık büyük ölçüde aşılmış sorunlardır. Ancak bizde burjuva devrimin tamamlanmamış olması, halen dahi alevi-sünni, kadın-erkek gibi ayrımcılıkların sürmesine yol açmaktadır. Yasa önünde eşitlik ilkesinin gelişiminde emekçilerin payı da unutulmamalıdır. Yukarıdaki ayrımların temizlenmesi emekçilerin de işine gelir. Ancak yasa önünde eşitlik anlayışı gerçek anlamda eşitliği sağlamadığı gibi kapitalist sistemin esasında mevcut olan emekçilerin ekonomik köleliliğinin ve sömürüsünün üstünün örtülmesinde önemli bir araç olmuştur. Kapitalist hukukun özgün yanı, kaba sınıf çelişkilerini yumuşatmayı ve kendi iç çelişkilerinden mümkün olduğunca arınmayı gerektirir. Ekonomik yaşam tüm sertliği ile hüküm sürdüğü halde burjuva hukuk metinleri uzlaşmaz çelişkileri bağdaştırmaya çalışır. Bu çabanın en görünür hukuksal formülü yasal eşitlik ilkesidir. Böylelikle hukukun tarafsız olduğu yanılsamasına yol açılır. Ortaya çıkan durumu şöyle özetlemek mümkündür: Kapitalist sistemde hukuk, sistemin yaldızıdır. Yaldızı kazıdığınızda tüm pası ve kiriyle sistemin özü ortaya çıkar. 4. Hukuksal kazanım mücadelesi Bütün bu açıklamalardan hukuk alanında emeğin kazanım mücadelesini verimsiz bulduğum sonucuna varılmamalıdır. İtirazım buna değildir, hukukun neredeyse tapınma düzeyinde abartılmasına ve esas olarak burjuva iktidarının sağlamlaştırılması işlevinin gözardı edilmesinedir. Hukuk egemen sınıfın çıkarlarına uygun bir gelişim çizgisi gösterse de karşı sınıfın yani emekçilerin mücadelesi ile oluşan ve bunların çıkarını gözeten bir hukuk alanı da yaratılabilir. İktidar sahiplerinin iradelerine rağmen oluşan bu alanın mümkün olduğunca genişletilmesi gerekir. Emekçilerin çıkarlarına uygun yasal düzenlemeler yapılması, uygun olmayanların kaldırılması, hukuk kurallarının emekçiler lehine yorumlanması, hukuk pratiğinin yine bu çıkarlara uygun şekillenmesi yolunda mücadele edilmelidir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken konu şudur: Ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, bu karşı hukuk alanı sistemin içinde kalmak zorundadır. Sistem dışında bir alan oluşturulamaz. Hukuka vurulacak damganın sahibi, bu damgada bazı bozulmalar yaratılabilse de yine egemenler olacaktır. Feodaliteden kalma ayrımcılık, gericilik ve keyfiliğin halen tasfiye edilemediği bu topraklarda, faşizm gerçeği de düşünüldüğünde, burjuva demokrasisi savunuculuğu yabana atılır bir görüş değildir. Ancak emek dünyasının hedefi daha farklı bir dünyanın yaratılması olmalıdır. Burjuva iktidarının peşine takılıp, bunların yedeği durumuna düşmek esas olarak egemenlerin işine yarayacaktır. Mevcut koşullarda esasen solla birlikte hareket etmesi gereken geniş halk yığınlarının gerici odaklara umut bağlamasında aslından uzaklaşan fotokopi solculuğunun sorumluluğu unutulmamalıdır. Özellikle belirtelim ki emperyalizmin açık işgal ve saldırıya dayanan yeni yönelimine hukuku öne çıkartarak yanıt vermek isteyenler duvara çarpmak durumundadır. Hukuk tapınağı önünde diz çöken emekçiler, parıltılı görünüme aldanmamalıdır. Zira bu tapınağın onlara vereceği ışık, mum ışığından fazlası değildir.
|
|||||||||||||||||||||