2 yıl daha ‘önce ülke’ ya da ‘siyasetsizlik’ siyaseti

Simla Gürcan
Avukat, İstanbul Barosu

İstanbul Barosunda bir seçimi daha geride bıraktık. Katılımın çok yüksek olduğu ve 5 ayrı grubun birbiriyle yarıştığı bir seçimdi bu. Elbette demokrasinin bir gereğidir; gruplar Genel Kurul süresince kendilerini tanıtırlar, yönetime neden aday olduklarını, neleri değiştireceklerini, neleri yapacaklarını yada neleri yapmayacaklarını anlatırlar, programlarını sunarlar. İşte bu yazının konusu da, geçen 2 yıl olduğu gibi, gelecek 2 yıl içinde “neler yapılmayacağı”dır. Yapılmayacağı kesin olan en önemli şey, tabiidir ki, yaşadığımız bütün sorunların kaynağı olarak görülen “siyasettir”.

Genel Kurulun tamamını izleyenler fark etmişlerdir, salonda hangi yönlerden estiği açıkça belli olan  bir “siyasetsizlik rüzgarı” hakimdi. Siz sevgili meslektaşlarımı bilmiyorum ama, bu rüzgar beni ürpertti ve hatta kanımı dondurdu. Çünkü bu rüzgar, özellikle 1980 sonrası topluma dayatılan, “siyasete bulaşmama”, “etliye sütlüye karışmama” davranış biçiminin artık hepimizin üzerine nasıl sindiğini bir kez daha göstermiş oldu. Aslında sorun çok basit. Evet, baro seçimleri de diğer tüm seçimler gibi (her zaman iyi olanın kazanmadığı) bir yarıştır. İşte bu noktada bu yarış; yaşadığımız ülkenin, Türkiye’nin, ekonomik olandan sosyolojik olana, genel sorunlarının çözümü olmadan, biz avukatların mesleki sorunlarının çözümünün olacağına inanan insanlarla, buna inanmayan insanların arasındaki bir yarış bana kalırsa… Bu yarışın içinde, siyasetin ne olduğunu bilmeyen, “Baro siyasetle uğraşmamalı” derken, siyaseti sadece “insan hakları”, “azınlık hakları”, “anadilde eğitim” veya “eşitlik” kavramlarının dillendirilmesi olarak algılayan, buna hiç sıcak bakmayan ve bunlardan (hatta kendi gölgelerinden) korkan bir topluluk var. Sadece meslektaşlarımız içinde değil, toplumun büyük bölümündeki genel algılayışın bu olduğunu, siyasetin bu nedenle sanki yaşamın her anında karşı karşıya olduğumuz bir kavram değil de, uğraşılması sakıncalı, insanın başına günün birinde mutlaka bir dert açabilen bir kavram olarak görüldüğünü biliyoruz. Bunların nedenlerini, nasıllarını, kimler tarafından yaratıldığını burada tekrarlamak gereksiz.

Burada paylaşılmak istenen bunlardan çok, halihazırdaki inanışı, meslektaşlarımız açısından nasıl değiştirebileceğimizdir. Yukarıdaki biçimde düşünen meslektaşlarımıza mesleki sorunlarımız ile ülkenin genel sorunlarının nasıl birbirine paralel ve birbiriyle iç içe geçmiş olduğunu anlatmak, onları bu konuda ikna etmek gerçekten çok güç. Nitekim son seçim deneyimi bunu bize açıkça gösterdi. Buna inanmayan meslektaşlarımızın ağır basan oyları ile siyasetsizlik vaat eden bir yönetim yeniden seçildi.

Hepimizin yaşadığı mesleki sorunları düşündüğümde oluşan tablo, benim sorunu farklı biçimde algılamama yol açıyor. Örneğin, benim mahkeme kapılarında saatlerce duruşma beklemem, en basit davada bile duruşma günlerini aylar sonraya alabilmem, her gün onlarca adliye arasında mekik dokumam, bu sebeple duruşma kaçırmam, cezaevine görüşe girebilmem için sayısız kapıdan sayısız onur kırıcı aramadan geçmem yada bir ceza davasında benim salondan çıkarılıyor ve zaten aynı kürsüde oturan hakim ile savcının birlikte karar veriyor olmaları, vs. bu ülkede savunmaya ve dolayısıyla avukata, adalet sistemine bakışın bir göstergesidir. İşte “siyaset”  tam da bu aşamada devreye girmekte bana göre. Zira devletin savunmaya, yani avukata ve adalet sistemine bakışı siyasi bir tavırdır. Siz eğer bu tavra kayıtsız kalır, bu saldırgan tavra karşı “savunma” yapmazsanız, “savunmanın hakkından” söz edemezsiniz. 

Ülkenin içinden geçtiği süreci, ülke insanlarının yaşadığı sorunları görmezden gelmek, bu sınırlar içinde yükselen tüm seslere kulaklarımızı tıkamak, her şeye sadece “seyirci kalmak”, bu ülkede yaşayan herkesin kaçınması gereken yegane davranış biçimi iken, “susma sustukça sıra sana gelecek” önermesi henüz hiç anlamını yitirmemişken ve yaşadığı yere ve yaşadığı (şeye) duyarlı olmanın tüm bireyler için hava solumak, su içmek kadar olağan bir durum iken, adeta “hak” kavramıyla birlikte var olan, birbirlerini var eden bir mesleğin örgütü olan Baronun yönetiminin  bu gerçek yokmuş gibi davranmasını, ve dahası bu özelliği ile tekrar seçilmesini anlayamıyorum, belki de anlamak istemiyorum. Bu cümleler belki bir kısım insan tarafından “modası geçmiş laflar” olarak algılanabilir. “Dünya artık değişiyor, başka bir yöne gidiyor.” diyenler olabilir. Ama aslında iyimser olmanın şartları da oluşmuş değil. Dünya başka yöne gitmiyor, değişmiyor. Dünya sadece büyük hedeflerin, büyük çıkarların belirlediği ve estirdiği rüzgar ile ve onlar için, tüm insani değerlerin, insana ait olan her şeyin yok olmasına doğru gidiyor. Dünya üzerinde yapılan “siyaset”, insanları öldürüyor, aç, evsiz ve sakat bırakıyor, işkenceye maruz bırakıyor. Durum bu iken, siyasetten kaçmanın hiçbir akla uygunluğu yoktur.

Eğer bu kadar uzağa gitmeyelim, bize ne dünyanın nereye gittiğinden diyen okurlar varsa, “Siyaset karşıtlığı”nın bizi ne kadar geri bir noktaya atacağını çok basit bir düşünce tekniği ile de çıkarabiliriz. Aslında bunu, “her cümlesinin içinde mesleki sorunlarımız geçen, baronun bundan başka görevi olmamalıdır” diyen meslektaşlarımızın dikkatlerine sunmak gerekir.  Genel Kuruldaki konuşmalardan, önerilerden çıkan sonuç şudur ki, avukatın mesleki sorunlarını asgari düzeyde çözmek için birtakım yasal düzenlemeler gerekiyor. Ancak, Baronun, üyelerinin yukarıda sayılan ve burada akla gelmeyen pek çok sorununu yasal düzenlemelerle çözmek gibi bir işlevinin olmadığı da açık. Her şeyden önce ve en basit olarak mesleki sorunlarımızın çözümüne yarayacak herhangi bir yasal düzenlemenin yapılması siyasi bir aktivite olduğuna göre, Baromuz iktidara bir baskı unsuru olarak, gerekli düzenlemelerin yapılmasını sağlamalıdır. Bu ise, belki bir kısım meslektaşımızın hoşuna gitmeyecek ama, “siyasi” bir durumdur/olmalıdır. Eğer siz siyasi bir baskı unsuru olamazsanız, savunmanın/avukatın mesleki sorunlarını, günlük, kısa vadeli çözümlerle çözdüğünüzü zannederek, büyük bir yanılsama yaşarsınız.

Seçim sloganlarını “ÖNCE İLKE, ÖNCE ÜLKE” olarak belirleyen, seçim sonuçlarının açıklanması ile “Bağımsız Türkiye” diye slogan atan bakış açısının, İMF politikaları ile tüm değerlerini elinden çıkaran, özgür iradesinin hiçbir zaman iktidara yansıtılmadığı halkı her geçen gün biraz daha bağımlılaşan, her geçen gün biraz daha yoksullaşan ve meclisinin neredeyse “aracı” durumuna geldiği bir ülkenin insanlarına/avukatlarına ne önerdiğini/önereceğini merak etmeden duramıyorum. “Önce Ülke” diyerek nasıl avukatın mesleki sorunlarına çözüm bulunabilecek? Yoksa bu, avukatın sorunlarının, ülkenin güvenliği, refahı ve tabi bekası elverdiği ölçüde, bunların izin verdiği kadar mı çözüleceğini anlatıyor özünde? Bunun bize uzun vadede daha çok sorun ve çözümsüzlük getireceğini görmemiz gerekir. Sorunlarımız ancak ülkenin de sosyal, siyasal ve ekonomik açıdan gelişimi ile paralel olarak çözüleceğinden, bunların hepsini bir bütün olarak çözmeye çalışmak gerekir. Bu ülkede geçtiğimiz aylarda yaşanan bir holigan cinayeti, bize sistemi sorgulatırken, apolitikleşen ve buna bağlı olarak akıldan uzaklaşan genç nüfusu tartıştırırken, mesleğimizin herhangi bir sorunu neden sistemi sorgulatmamalı, neden bizi karşı çıkmaktan alıkoymalı?

Ayrıca sadece mesleki sorunlar açısından bakmamak gerekiyor meseleye. Bağımlı siyasi erkler tarafından çıkarılan yasaların evrensel hukuk ilkelerine yada insani olana uygunluğunu tartışmadan uygulamanın da biz avukatların görevi olmadığını düşünüyorum. Bunun için değişik ülkelerde değişik adlarla anılan “savcılık” kurumu mevcuttur. Avukatlar, eğer hukuk yarattıklarına, yaratmaları gerektiğine inanıyorsa, evrensel hukuk ilkeleri doğrultusunda, yaşadıkları ülkenin yasalarının insan hak ve özgürlüklerini kısıtlayan hükümlerine karşı mücadele etmelidirler ve bu mücadele doğal olarak siyasi bir mücadeledir.    

Vaat edilene güvenerek yanılgıya düşmemek gerekiyor. “İnsan hakları”, “azınlık hakları”, “anadilde eğitim” ve “eşitlik” kavramları ne kadar siyasi ise, “Bağımsız Türkiye” söylemi de aslında o kadar siyasidir. Ama ikinci söylemi birincisinin karşıtı imiş gibi gösteren, her fırsatta 10. yıl marşı söyleyerek, bunun bir çıta üzerine geçemeyen zihniyet, “(asıl anlamı ile sol) siyasetsizlik” siyaseti ile tam da siyasetin ortasında bulunmaktadır. Buna göre, ayrımcılık yapmadan yasa önünde herkesin eşit olduğunu ve herkesin savunma hakkının olduğunu savunmak, siyasi bir tutumdur ama, Kıbrıs vakasında bir taraf konumuna gelmek siyasi olmayan (yada belki zararsız) bir tutumdur. Burada kimse birbirini kandırmasın, bu sadece ve sadece bir pencereden, DEVLETİN PENCERESİNDEN bakarak, onun ölçüleriyle siyaset yapmaktır. Sorun sadece 1933’lerden bu güne uzanabilmek, bugünün fotoğrafını çekebilmek ve bu fotoğrafı okuyabilmek sorunudur bu aşamada. Ayrıca yüzyıllardan beri sorunların çözüm aracının şu yada bu şekilde siyaset olduğu, insanoğlunu her daim sorunlarına siyaset ile çözüm aradığı  düşünülürse, “siyasetsizlik” çözümsüzlük demek olur ki, bunun savunulacak bir hali yoktur.

Biliyorsunuz ABD’de Kasım ayında Başkanlık seçimi yapıldı. George W.Bush “iki eli kanda” olduğu halde yeniden Beyaz Saray’da kalmayı başardı. Bush’un bu başarısı bana “eşeğini önce kaybettirip sonra buldurmak” ile ilgili bir fıkrayı hatırlattı. Fıkranın bizi ilgilendiren kısmı bu söz zaten. Bush’un seçimleri kazanmasındaki en önemli husus, kendisinin ve “silah arkadaşlarının”, ABD halkını önce “terör” yoluyla korkutması, sindirmesi, hatta paranoyaklaştırması ve buna karşılık sürekli olarak ABD halkını  maruz kaldıkları bu “terör” belasından ancak kendisinin kurtarabileceğini, bunun için kökü kazınacak ne kadar “terörist” varsa, dünyanın neresinde olursa olsun kendisinin kazıyacağını vurgulaması oldu. Şimdi sanırım içinizden ABD seçimleri ile yazı konusunun ne ilgisi olduğunu soruyorsunuz. Aslında tüm seçimler birbirine mi benziyor bilmiyorum ama ABD seçimleri ile baro seçimlerinin tarzı bu dönem benzerlikler taşıyor gibi. Genel Kurul öncesinde çıkan söylentiler, “bazı  delege listelerinde bölücülerin olduğu, “aşırı” solcuların olduğu, diğer bazılarının ise şeriatçı olduğu, İran özlemi içinde oldukları yönündeydi. Bunları hepimiz duyduk, gördük. Buna karşılık baromuz, “bölücülerin” veya “şeriatçıların” eline geçmemeliydi. Kuvayi Milliye ruhu ve laiklikten vazgeçilemezdi. Bunun için en doğru yol, devletle sımsıcak ilişkiler içinde olmak yani, küskünlüğü bitirip “barışmak” olacaktı. Ve bunu en iyi kimin yapacağı belliydi ve onlara oy verilmeliydi. İşte bu öykü nedense bana Bush’un seçimleri kazanma öyküsüne çok benzer geldi. Herhalde bana öyle geldi.

Seçimi kazanmada etkili olan durumlardan biri de promosyonlar tabii… Yaşadığımız dönem herkes için olduğu kadar avukatlar için de, ekonomik açıdan son derece zorlukları olan bir dönem. Avukatlar vergi, aidat ve sigorta borçlarıyla ve hatta büro kapatma zorunluluğu ile karşı karşıya. Bu nedenle baro dergilerinin ücretsiz dağıtılması, sağlık sorunlarımızın “çözümü”, apar topar ve yanlış basılan baro levhası vs. gibi unsurların meslektaşlarımıza çok hoş geldiği açıkça görülmekte. Bununla ilgili bana çok tuhaf gelen bir olay yaşadık. Genel Kurulun ilk günü ÇAG ( Çağdaş Avukatlar Grubu) standın da çalışırken, orta yaşın oldukça üzerinde bir meslektaşımız standa gelerek aynen; “ee, siz ne veriyorsunuz bakalım?” dedi. Elleri, diğer standlardan toplamış olduğu kitapçıklar, dergiler, poşetler vs. ile doluydu. Biz “sayın meslektaşımız, biz hukukçuyuz, burası da baromuzun genel kurulu” diyerek söze girişmişken, sözümüzü keserek, biraz muzip bir gülümsemeyle “Bir şey vermiyorsanız kaybedeceksiniz. Unutmayın ben hukukçuyum ama bu toplumun bir parçasıyım” dedi. Üzücü ama böyle olmamalı. Bu yöntem ile kazanılan bir şey vardır belki ama, meslek adına nelerin kaybedildiğini zaman gösterecektir. 

Büyük bir yap boz düşünün ve lütfen hayal edin. Yap bozun sadece bir köşesindeki parçaları bir araya getirdiğinizi varsayalım ve bu manzaraya tepeden baktığımızı düşünelim. Bu tablo ne kadar eksik değil mi? İşte Baronun sadece meslek sorunlarıyla ilgilenen, yaşadığı toplumun sorunlarına yabancı, başkalarının hak ve özgürlükleri ile, onların meydanlarda yedikleri dayakla, uğradıkları yargısız infazlarla ile ilgilenmeyen, hatta ülkede bunlar olurken sadece üyelerinin merkezi bir adliyeye kavuşacak olmasını, duruşmalarda hiç sıra bekleyemeyecek olmasını amaçlayacak bir baro da o kadar eksiktir. Ben sorunlarımın bu sorunlarla birlikte çözülebileceğine inanıyorum. En azından onlar için çaba göstermediğimizde, avukat olarak mesleğimi icra ederken, içim rahat olmayacak.