|
||||||||||||||||||||||
|
|
İşe iade davalarında yanlış uygulama Kamil
Tekin Sürek
İşverenler, iş güvencesi yasasına şiddetle karşı çıkıyor ve bu yasayı engelleyemezlerse, yasa tasarısında kendi lehlerine değişiklikler yapmak ve bu şekilde çıkarılacak yasaya karşılık İş Yasası’nda esnek çalışmayla ilgili değişikliklerin yapılması ve kıdem tazminatının kaldırılması için hükümet ile pazarlık yapıyorlardı. 7 Şubat 2001’de Ankara’da işçi ve işveren konfederasyonlarının genel başkanlarının katılımıyla gerçekleşen toplantıda, İş Kanunu’nun değiştirilmesi, esnek çalışma ile ilgili düzenlemelerin yeni iş kanunu içinde yer alması ve iş güvencesi yasa tasarısının hazırlanması için 9 bilim adamından oluşan bir komisyon kuruldu. Komisyon, Mayıs 2001’de iş Güvencesi’ne ilişkin metni Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile işçi ve işveren kesimine sundu.Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, komisyonun hazırladığı metne dayanarak, üzerinde bazı değişikliklerle hazırladığı “İş Güvencesi Yasa Taslağı’nı 28 Mayıs 2001’de Bakanlar Kurulu gündemine getirdi. Bakanlar Kurulu’nda 29 Ağustos 2001’de son şeklini alan ve kamuoyunda “İş Güvencesi Yasa Tasarısı” olarak bilinen “İş Kanunu ile Sendikalar Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı”, Bakanlar Kurulu’nca 14 Şubat 2002’de TBMM’ne sunuldu. Milletvekili Genel Seçimleri’nin 3 Kasım 2002’de yapılması kararından sonra, işçi kesiminin yoğun talepleri ve hükümet partilerinin oy kaygısı ile 58. Hükümet tasarıyı TBMM gündemine getirdi. TBMM’deki siyasi partilerin ortak çağrısı ile tatilde olan Meclis 8 Ağustos 2002’de olağanüstü toplandı ve tasarı kabul edildi. Yasanın yürürlük tarihi işveren kesiminin baskısı ile 15 Mart 2003 olarak değiştirildi. İşverenler bu süre içinde yeni iş kanunun çıkarılması ve iş güvencesi yasasının bu kanunla birlikte yürürlüğe girmesini istiyordu. İş güvencesinin yasalaşma sürecini uzun uzun anlatmamızın nedeni, bu yasaya karşı işverenlerin nasıl bir direniş gösterdiği ve hükümetlerin yasayı çıkarmak için nasıl ağırdan aldığını göstermek idi. İşverenlerin onca tepki gösterdiği 4773 sayılı Yasa diğer şeylerin yanı sıra aşağıdaki hükümleri getiriyordu: On veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde en az altı aylık kıdemi olan ... işçinin... geçersiz bir sebeple iş akdi feshedilirse...işçi bir ay içinde iş mahkemesine dava açabilir...iş akdinin haklı olarak feshedildiğinin ispat yükümlülüğü işverene aittir...işverence geçerli sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli olmadığı mahkemece tespit edilerek feshin geçersizliğine karar verildiğinde, işveren, işçiyi bir ay içinde işe başlatmak zorundadır. İşçiyi başvurusu üzerine işveren bir ay içinde işe başlatmaz ise, işçiye en az altı ay en çok bir yıllık ücreti tutarında tazminat ödemekle yükümlü olur. İşçinin mahkeme kararının kesinleşmesine kadar çalıştırılmadığı süre içinde en çok dört aya kadar doğmuş bulunan ücret ve diğer hakları kendisine ödenir. Dava seri muhakeme usulüne göre iki ay içinde sonuçlandırılır. Mahkemece verilen kararın temyizi halinde Yargıtay bir ay içinde kesin olarak karar verir. Bu düzenleme uygulanma olanağı bulamadan 4857 sayılı İş Kanunu ile değiştirildi. İşverenlerin isteği oldu. 4857 sayılı Yasa’da işe iade davası için aranan koşullardan “on veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde” hükmü “otuz veya daha fazla işçi çalıştıran işyeri” olarak değiştirildi. Böylece yüz binlerce işçinin bu düzenlemeden yararlanması engellendi. On kişilik işyeri düzenlemesine kayıtlı işçilerden yüzde sekizi giriyordu, otuz kişilik işyeri düzenlemesine ise kayıtlı işçilerin yüzde beşten daha düşük bir oranı dahil oluyordu. Yani, iş güvencesi yasası kayıtlı işçilerin ancak yüzde beşini “güvenceye” alıyordu. 4857 sayılı Yasa’da tazminat koşulu “en az altı ay-en çok bir yıllık ücret” yerine “en az dört ay-en fazla sekiz aylık ücret “ olarak değiştirildi. İşverenler böylece iki aylık ücret kadar tazminat ödemekten kurtuldular. İşçi aleyhine yapılan düzenleme ile yetinilmedi. Uygulama, işçinin yasayla kazandığı hakları daha da daralttı. İş akdinin feshinin geçersizliğine mahkeme tarafından karar verildiğinde, işçinin mahkeme kararının kesinleşmesine kadar çalıştırılmadığı süre için dört aylık ücret ve diğer haklarının ödenmesinin nedeni, işçinin işe iade edildiğinde yargılama sürecinde geçen çalışmadığı süre ücretinden ve diğer haklarından bir kayba uğramaması idi. Dört aylık ücret ve diğer alacak hakkı, işe iade sürecinin dört ay içinde biteceği öngörülerek belirlenmişti. Yasaya göre, işçi işten çıkartıldığında hemen dava açtığında, iş mahkemesi davayı iki ay içinde bitirecek, karar temyiz edildiğinde Yargıtay bir ay içinde karar verecek ve işçi bir ay içinde işe dönecekti. Fakat, uygulamada işçinin işe iadesi Türkiye’nin hiçbir yerinde dört aylık süre içinde gerçekleşmedi. Özellikle, mahkemelerin baktığı dava sayısı çok fazla olan İstanbul’da bir seneden önce işe iade davasının sonuçlanması mümkün olmuyor. Örneğin Bakırköy 2. İş Mahkemesi’nde işe iade davası açtığınızda dört ay sonraya duruşma günü veriliyor. İşveren tarafı tanık dinletme ve mazeret dilekçeleri ile davayı uzatıyor, duruşma günleri en erken iki ay sonrasına verildiğinden yargılama üç dört celse sürse, davanın bitmesi bir seneyi geçiyor. Yargıçlar, işe iade davalarının seri yargılama hükümlerine tabi olması, feshin geçerliliğinin işveren tarafından yazılı bir belge ile kanıtlanması vb. kurallara aldırmadan, rutin iş davalarında yaptıkları tanık dinleme, işe iade davası açan işçiye davasını kanıtlamasını isteme gibi yanlış uygulara gidiyor. Verilen kararların büyük çoğunluğu yasanın lafzına ve ruhuna aykırı kararlar oluyor. Yargıtay’da da bir aylık süre şartına uyulmuyor. Yargıtay içtihatlarında, “en az dört ay-en çok sekiz aylık ücret kadar tazminat” uygulamasında tazminatın aşağı haddinden verilmesi doğrultusunda kararlar çıkıyor. Yargıtay, tazminat belirlenirken işçinin kıdemine ve işverenin kötü niyetine göre miktar belirlenmeli derken, dört yıl kıdemi olan bir işçi için tabandan, yani dört aylık ücret üzerinden tazminat verilmesi gerekir diyor. İşçi, işten çıkarıldıktan sonra yeni bir işe girdiğinde işe iade davası açma hakkını kaybediyor. Bu durumda, işçi ya işe iade davası açmayıp yeni bir işe girme, iş arama yolunu seçiyor ya da bir buçuk sene işsiz dolaşıp, tabii ki, bir buçuk sene parasız dolaşıp, bir buçuk sene sonra (dört artı dört) sekiz aylık ücreti kadar tazminata hak kazanıyor. Bütün bunların dışında, işverenin işçiye ödeyeceği tazminatlara faiz uygulanmıyor. Yani, işveren davayı kaybettiğinde işçiye çalışmadığı süre için ödeyeceği dört aylık ücret ve haklarını bir buçuk sene faiz uygulanmadan ve bir buçuk sene önceki ücret üzerinden ödüyor. Uygulama, iş güvenceyi adı verilen yasal düzenlemeyi, işe iade davasını faydasız hale getiriyor. İş mahkemelerinin yoğunluğu mevcut uygulamayı haklı çıkarmaz. İş güvencesi ile ilgili yasal düzenlemenin amacına uygun hale gelmesi için yasa değiştirilmelidir. Birinci olarak, iş güvencesi kapsamına alınan işçiler için getirilen otuz kişilik işyeri sınırlaması kaldırılmalıdır. Tek kişi olarak çalışsa bile her işçi iş güvencesinden yararlanmalıdır. İkinci olarak, işe iade davalarında yargılama gerçekten seri yapılmalıdır. Tanık dinleme, mazeret bildirme, işverenin iş akdini haklı nedenle feshettiğini kanıtlayacak yazılı deliller dışında delil göstermesi önlenmelidir. Üçüncü olarak, haksız fesih nedeniyle verilecek tazminat dışında, yargılama süresinde çalışmadığı günler için “en çok dört aylık ücreti ve haklarının ödenmesi” hükmü, “işten çıkarıldığından, işe iadeye hak kazandığı süreye kadar geçen günlerin ücret ve haklarının ödenmesi” olarak değiştirilmelidir. Dava sonunda kazandığı tazminatlar işçiye ödenirken işten çıkarma tarihinden itibaren en yüksek ticari faiz üzerinden faiz uygulanmalıdır. Zaten
İş Kanunu’ndaki belirli süreli iş sözleşmesi, part-time çalışma,
ödünç işçilik gibi uygulamalarla işverene verilen kısa süreli işçi
çalıştırma avantajı, iş güvencesi-işe iade düzenlemesini boşa çıkarmışken,
kanun hükümlerini iyice iğdiş eden uygulamadan derhal vazgeçilmeli
ve bir an önce gerçek iş güvencesi sağlayan düzenlemeler yapılmalıdır. |
|||||||||||||||||||||