İstanbul Barosu tarih yazmaya devam ediyor!

Simla Gürcan
Avukat, İstanbul Barosu

 

Her yönetim, yönetirken yaptıklarının her zaman hatırlanacağını bilmelidir. Yıllar sonra hatırlanan kendi adları değil yaptıkları olacaktır. Her yönetim, tarih yazdığının farkında olmalıdır.

Günışığı’nın tüm sayılarını değil de, son birkaç sayısını okumuş olanların bir kısmı belki, bu sayılarda sıklıkla konu edilen, okuduğunuz yazının da konusunu teşkil eden İstanbul Barosu Kadın Hakları Uygulama Merkezinde (KHUM) yaşananları, uzayıp giden, gereksiz bir konu olarak algılayabilirler. Ancak ve maalesef, ilk paragrafta söylenenlerin hayata geçtiği, somutlaştığı bir yer olan KHUM; yönetenlerin, yönetime talip oldukları dönem ile fiilen yönettikleri dönem arasında geçirdikleri değişimi, kendileriyle, zamanla nasıl çeliştiklerini ve “nalıncı keseri” kullanma konusunda katettikleri aşamayı teşhir etmesi bakımından çok önemli bir yer oldu. O nedenle Merkezin çalışmalarını, Baro yönetimi ile ilişkilerini, Merkezde yaşananları bilmek, takip etmek, İstanbul Barosunun yönetilme şeklini de takip etmek anlamına geliyor aslında. Elbette bunu merak eden meslektaşlarımız için…

Geçen sayıda KHUM üyesi iki meslektaşımın bıraktığı yerden devam etmek istiyorum.

23 Mart 2005 tarihinde, gündemi KHUM Çalışma Grubu üyelerinin seçimi olan bir Genel Üye Toplantısı yapıldı. Yapılan seçimde 24 üye meslektaşımız, Çalışma Grubu üyeliğine aday oldu. Seçim sona erdikten sonra en çok oy alan 10 aday açıklandı. Ancak, bu açıklanmadan önce, oy sayım işlemi sürerken, Staj Eğitim Merkezi(SEM) toplantı salonunda bir uğultu başladı. Sonuçların aşağı yukarı belli olduğu sırada, birdenbire ses düzeninin bozuk olduğu, adayların kendilerini yeterince tanıtamadığı şeklinde yakınmalar yükselmeye başladı ve bunlar bazı üyelerin divana sundukları itiraz dilekçesinde somutlaştı.

İtiraza konu olan durum, SEM’in ses düzeni idi. O tarihteki Çalışma Grubunun sorumluluğu dahilinde olmayan bu aksaklık gerçekten adayların belki kendilerini yeterince tanıtamamalarına, arkalarda oturan üyelerin duyması için divan üyelerinin seslerini çok yükseltmesine yol açmıştı. Ancak, seçimde en çok oyu alan 10 kişi içinde de kendilerini tanıtamayan adaylar bulunmaktaydı. Ses düzeninin bozuk olması, bir seçimin “demokratik usullere ve kurallara uygun yapılmadığı” anlamına gelmez, aksine, yapılan seçim, o koşullara rağmen yapılabilecek en demokratik seçimdi. Hele ki, Baromuzun diğer merkez ve komisyonlarının seçimleri ile kıyaslandığında bu seçime “demokrasi şöleni” bile denilebilirdi. Asıl demokratik olmayan, seçime gözlemci olarak katılan Yönetim Kurulu üyesinin, seçimi kaybeden Merkez üyelerine, henüz oylar sayılırken, aleni bir şekilde ve hiç çekinmeden “itiraz dilekçelerinizi verin, yarın biz bu seçimi iptal edeceğiz” demesidir. Bu anlayış ne hukukla ne meslek kurallarıyla ne de demokrasiyle açıklanamaz.

Bu seçimin ardından, İstanbul Barosu, yani hukukçulardan oluşan bir meslek örgütünün yönetim kurulu, yapılması kendisinden beklenen en son davranışı sergiledi. Yönetim Kurulu 24 Mart 2005 tarihli ve 11/118 sayılı seçimlerin iptalini içeren bir karar almıştı. Üç hafta sonra kendi kendine bir değişime uğradı ve karara bir ‘b’ fıkrası ekleniverdi. Evet yanlış okumadınız karar kendiliğinden ikinci bir fıkra doğurdu! Üç hafta sonra KHUM Çalışma Grubuna tebliğ edilen bu kararın ‘b’ fıkrasında, iki Merkez üyesi meslektaşımızın toplantı sırasında gösterdikleri tutum nedeniyle haklarında disiplin soruşturması açılmasına karar verildiği yazıyordu. Tarihi ve sayısı aynı olan bu kararın neden sonradan değiştiğini anlamak mümkün değil ama, bu karar, yönetimin nasıl bir tarih yazdığını gözler önüne seriyor. Yazılan tarih, kendinden olmayana ifade hakkı tanımayan, ne meslek kuralları ne demokratik ilkelere uymayan bir tarihtir.

Karara eklenen yeni fıkrada kararlaştırılan, iki KHUM üyesi meslektaşımızın “gösterdikleri tutum nedeniyle” haklarında disiplin soruşturması açılmasıdır. Disiplin soruşturması gibi ciddi bir sonuca neden olan “tutumlar”, hemen fark edilemeyen ve algılanamayan türden davranışlar olmalı ki, seçimden hemen sonraki ilk yönetim kurulu toplantısında bu kararın alınması mümkün olmamış. Bu gecikmenin nedeninin ne olduğu, disiplin soruşturması kararı için neyin beklendiği, ne olduktan sonra buna karar verildiği konusunda, kararı verenler dışında kimsenin bir fikri yok. Bu kararda bahsi geçen “tutumlara” karşı açılmasına karar verilen disiplin soruşturmasına dayanak yapılan ise, Genel Üye Toplantısına gözlemci sıfatıyla katılan yönetim kurulu üyesinin gözlem raporudur. 

Bu rapor son derece ayrıntılı ama sübjektif yargılarla bezenmiş bir rapor. Örneğin, raporda gözlemci yönetim kurulu üyesinin, toplantıya herkesten önce gelerek, seçilecek olan divanın oturacağı yere oturduğuna, boş kağıtlar çıkararak kendi kendine hazırun listesi oluşturmaya çalıştığına hiç değinilmemiş. Raporda geçen “… tartışmaya katılarak, aynı meslek kurallarıyla bağdaşmayan tavırla masadan kalkmam için benimle tartışmaya başladı.” ibaresinden asıl hazmedilemeyenin, kendisiyle “tartışılması” olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Bu meslektaşına tepeden bakma, yönetim kurulu üyesi olma halini, yönetim kurulu üyesi olduğu baronun üyesi olan meslektaşı avukatlara karşı hiyerarşik bir üstünlük hali zannetme tavrının, her fırsatta dile dolanan meslek kurallarıyla ne kadar bağdaştığı ortadadır. Baro üyesi ‘sıradan’ bir avukatın yöneticisiyle tartışması ne haddine! Oysa bizler, Baro Yönetim Kurulu üyeleri ile avukatlar arasında ast-üst ilişkisi olmadığı için, “tartışmanın” çok insani ve meslek kurallarıyla bağdaşır bir tutum olduğunu düşünürdük. Demek ki öyle değilmiş! Kaldı ki, KHUM üyesi olan ve yukarıdaki nedenle disiplin soruşturmasına layık görülen meslektaşlarımız, gözlemci meslektaşımıza sadece Avukatlık Kanunu ve Baro Meclisi Yönergesinde var olan hükümleri hatırlatmışlardı. Avukatlık Kanunu 85. maddesi Baro Genel Kurulu için “Baro başkanı ve yönetim ve denetleme kurulu üyeleri başkanlık divanına seçilemezler.” demektedir. Baro Meclisi Yönergesinin 9. maddesi de Baro Meclisi Başkanlık Divanının oluşumunu açıklamakta ve “Mevcut yönetim, disiplin ve denetleme kurulu üyesi olanlar divan üyesi olamazlar.” demektedir.

Bütün bunlardan yola çıkarak, Baro bünyesinde yeralan bir yerde oluşturulan herhangi bir divanda, yönetim kurulu üyesinin olamayacağı çok açıktır. Bu, divanın tarafsızlığına da gölge düşüren anti-demokratik bir uygulamadır. Ancak, gözlemci yönetim kurulu üyesi meslektaşımız, raporunun devamında yer alan “Kendilerine baro yöneticisi ve gözlemci olarak burada bulunduğumu, seçime müdahale için bulunmadığımı, baronun her türlü faaliyetinde yönetici olarak bulunabileceğimi ve oturacağım yere karar vereceğimi, taleplerini reddettiğimi meslek kuralları çerçevesinde belirttim.” ifadesiyle, bu hükümleri dikkate almadığını, nereye isterse oraya oturacağını, meslek kuralları, demokratik ilkeler gibi kavramların ne kadar gereksiz olduğu yönündeki kanaatini belirtmekte bir sakınca görmemiştir.

Raporun son kısmı daha da önemli. Gözlemci meslektaşımız, “Şimdiye kadar yapılan 19 komisyon ve 3 merkez seçiminde yönetici olarak hazır bulundum. Böylesine kargaşanın hakim olduğu herhangi bir seçim yaşanmadı. Seçimde adaylara eşit fırsat verilmemesi, adayların tespiti aşamasında oy atma işlemi başlatıldığı için seçimin yenilenmesini ve uyumlaştırılmış yönetmelik hazırlanana kadar merkez yönergesinin seçimle ilgili maddesine toplantının yönetim kurulu başkanlığınca yapılacağının ve adayların tek tek ad okunarak el kaldırma yöntemiyle yapılmasının eklenmesini öneriyorum.”  demektedir. Baromuzun yönetim kurulu üyesi olan gözlemci meslektaşımızın demokrasi anlayışına ilişkin bu düşünceleri aslında Baro yönetiminde olan diğer meslektaşlarımızın düşünceleri ile örtüşmüş olmalı ki, böyle bir rapor sonucu KHUM üyesi iki meslektaşımız hakkında disiplin soruşturması açıldı. Demokrasinin hakim olduğu dünyanın her yerinde ve her kurumda, yönetim seçimleri demokrasi gereği “gizli oy açık sayım” ilkesine göre yapıldığı halde, bu nasıl bir demokrasi anlayışıdır ki, demokrasinin en temel ilkelerinden biri olan seçim yöntemi, iktidar hırsı ile görmezden gelinip, yerine faşizan bir yöntem önerilebiliyor. Baro yönetiminde olan meslektaşlarımızın böyle bir düşünceye prim vereceklerine inanmak istemezdik. Ancak Baromuz yönetiminin bütün komisyon ve merkezlerde yapılan seçimlerde bu anlayışı uygulayarak, hangi üyenin hangi adaya oy verdiğini öğrenme isteği ciddi bir endişe kaynağıdır.