İstanbul’daki adliye binaları

Nilüfer Çelikler
Avukat, İstanbul Barosu

Neden camiye girdiğimizde  başımızı yukarıya  kaldırıp yüksekliğe bakarız? Neden  dini mekanların  büyük, süslü, görkemli,  temiz ve sessiz  olmasını  bekleriz? Neden  beton ağırlıklı, soluk renkli, tek tip ve estetikten uzak bir yapı gördüğümüzde “kamu binası” olduğunu düşünürüz? Neden  ilkokulları az katlı, askeri yapıları  bahçeli, büyük  ve düzenli yaparız? Neden  sarayların  ihtişamlı, manzaralı ve yüksek yerlerde oluşundan  etkileniriz? Neden karakollardan korkar, cezaevlerinden ürkeriz ?

Yapılar duygularımızı etkiliyor. Binaları beğeniyor, huzur buluyor veya rahatsız oluyoruz. Sadece amaçlarının bizde uyandırdığı yargı yanında, binaların  tasarımından, genel görünümünden ve detaylarından sonuçlar çıkarıyor, fikirler ediniyoruz. İlk kez gittiğimiz kentlerde orayı önce yapılarıyla değerlendiriyoruz. Binaların mimari görünümü ve iç tasarımı, konumuna  verilen  önemi simgeliyor.

İstanbul’daki  adliye sayısı 34. Ek binalar ile bu sayı 40’ın üzerinde. Bu binaların ayrı semtlerde ve uzak mesafelerde konumlanması sebebiyle avukatlar aynı gün farklı adliyelerde olan işlerini yürütmeye çalışıyor. Birden çok duruşması varsa birini tercih edip diğerlerine gidemiyor. Duruşmalara sunulan mazeret dilekçelerinin büyük çoğunluğu “aynı gün başka mahkemede (yerde) duruşma olduğu” gerekçesini taşıyor. Adliyeler arası uzaklık nedeniyle avukatlar günde neredeyse sadece bir adliyeye gidip, bir duruşma için tüm gününü geçirebiliyor.

Yine adliyeler farklı yerlerde ve ayrı binalarda olduğundan tezkere, talimat, dosya celbi gibi kalem işlerinin takibi ve tamamlanması, günler, haftalar alıyor. Duruşmalar sırf bu nedenle erteleniyor. Hakimin, kalemin, birbiriyle irtibatlı (icra–ticaret) mahkemelerin ayrı yerlerde olması, işlerin  takibini  güçleştiriyor. Böylece davaların sonuçlanması uzuyor. Zamanında gelmeyen adalet, adalet olmuyor. Sonuç olarak  bu durumdan mahkemelerde hakkını arayan yurttaşlar zarar görüyor. Davaları  tamamen bu plansız  işlemler nedeniyle uzayan, değerini yitiren, sonuçlanmayan yurttaş, ulaşamadığı adalete güvenini yitiriyor, yargıya inancı kalmıyor. 

Büyük bir  zaman  kaybı  yaratan  bu seyrin zararları, “avukatların yorgunluk şikayetleri” olarak algılanamayacak kadar büyük. Adliyeler  arası  ulaşım için geçen zaman,  bu amaçla artan  trafik, tekrarlanan  kırtasiye masrafları ile,  adli  personel , avukat, yargıç ve savcıların yüklendiği ek iş gücü toplamı gözetildiğinde dağınıklığın yarattığı  maliyetin  yüksekliği görülüyor.

Öte yandan adliye binaları fiziksel koşullar itibarıyla da ihtiyaca cevap vermekten uzak olup, bakımsız  ve  işlevsiz.  Geçici çözümlerle alelacele  bulunmuş, iş hanlarından bozma sürekli tadilata ihtiyaç gösteren, başta  güvenlik olmak üzere sağlık, elverişlilik, ulaşılabilirlilik gibi asgari özellikleri  taşımayan binalar, adliye olarak kullanılıyor. Otoparkı olmayan, tuvaletleri çalışmayan, deprem riskini karşılamayan, yeterli sayıda odası bulunmayan, havalandırmasız, ısıtma elemanları arızalı, camı penceresi kırık, rutubet  kokan binalarda adalet dağıtmaya çalışılıyor.

Yeni ve ihtiyaca cevap verecek, dağınık yapıları birleştirecek bir adliye ihtiyacı yıllardır dile getiriliyor ancak, sorun çözümlenmiyor. Bir çok adliyeye kira, aidat, tazminat, tamirat, tefriş ve onarım adı altında  harcamalar yapıldığı, yarım kalmış plansız işlere ödenekler harcandığı da düşünüldüğünde adliye binaları sorununun bir maliyet meselesi olmadığı ortadadır.  Sorun, sistemin yargıya biçtiği değer ile ilgilidir. Adaletin süratle ve en adil  hükümle  sonuçlanması amaçlanıyorsa  önce  fiziksel  koşulların etkin hale getirilmesi kaçınılmazdır.

Yargının genel sorunları ve özelde adliye binaları sorunu, sistemin adalet, yargı ve hukuka bakışının uzantısı olarak çözülmemektedir. Hukukun üstünlüğüne, yargının bağımsızlığına ve savunmanın kutsallığına inanmayan zihniyet, bunların fiziki simgesi olan, yurttaşın somut olarak ilk adımını attığı adliye binalarını işlevsel hale getirmemektedir.

Adliye binaları, ülkenin hukukunun üstünlüğüne ve adaletin sağlanmasına verdiği önemin somutlaştığı  yapılardır. Ancak her  birinde “adalet devletin temelidir” yazan ülkemizdeki adliye binaları, böyle bir mesajı vermekten çok uzak. Dünyanın hiçbir yerinde örneği bulunmayan bu dağınıklık ile adliye binalarının mevcut  hali, sistemin yargıya bakışının dışavurumudur.

İstanbul’da mimari projesi özel olarak adliye binası için tasarlanmış, çağdaş, donanımlı, hukuk ve ceza bölümlerinin ayrı ayrı ihtiyaçlarına cevap veren etkin, işlevsel, güvenli, sağlıklı, kolay ulaşılabilir  ve  bölge adliyelerini birleştiren Adliye Sarayına ihtiyaç var. Ama daha önce AB üyeliğine talip,  21. yy. Türkiye’sinde hukukun üstünlüğüne inanan, yargı sorunlarının çözümü için yenilikçi, girişimci, çözümleyici bir perspektif oluşturacak yöneticilere ihtiyaç var.