|
||||||||||||||||||||||
|
|
İstanbul’daki adliye binaları Nilüfer
Çelikler
Yapılar duygularımızı etkiliyor. Binaları beğeniyor, huzur buluyor veya rahatsız oluyoruz. Sadece amaçlarının bizde uyandırdığı yargı yanında, binaların tasarımından, genel görünümünden ve detaylarından sonuçlar çıkarıyor, fikirler ediniyoruz. İlk kez gittiğimiz kentlerde orayı önce yapılarıyla değerlendiriyoruz. Binaların mimari görünümü ve iç tasarımı, konumuna verilen önemi simgeliyor.
Yine adliyeler farklı yerlerde ve ayrı binalarda olduğundan tezkere, talimat, dosya celbi gibi kalem işlerinin takibi ve tamamlanması, günler, haftalar alıyor. Duruşmalar sırf bu nedenle erteleniyor. Hakimin, kalemin, birbiriyle irtibatlı (icra–ticaret) mahkemelerin ayrı yerlerde olması, işlerin takibini güçleştiriyor. Böylece davaların sonuçlanması uzuyor. Zamanında gelmeyen adalet, adalet olmuyor. Sonuç olarak bu durumdan mahkemelerde hakkını arayan yurttaşlar zarar görüyor. Davaları tamamen bu plansız işlemler nedeniyle uzayan, değerini yitiren, sonuçlanmayan yurttaş, ulaşamadığı adalete güvenini yitiriyor, yargıya inancı kalmıyor. Büyük bir zaman kaybı yaratan bu seyrin zararları, “avukatların yorgunluk şikayetleri” olarak algılanamayacak kadar büyük. Adliyeler arası ulaşım için geçen zaman, bu amaçla artan trafik, tekrarlanan kırtasiye masrafları ile, adli personel , avukat, yargıç ve savcıların yüklendiği ek iş gücü toplamı gözetildiğinde dağınıklığın yarattığı maliyetin yüksekliği görülüyor. Öte yandan adliye binaları fiziksel koşullar itibarıyla da ihtiyaca cevap vermekten uzak olup, bakımsız ve işlevsiz. Geçici çözümlerle alelacele bulunmuş, iş hanlarından bozma sürekli tadilata ihtiyaç gösteren, başta güvenlik olmak üzere sağlık, elverişlilik, ulaşılabilirlilik gibi asgari özellikleri taşımayan binalar, adliye olarak kullanılıyor. Otoparkı olmayan, tuvaletleri çalışmayan, deprem riskini karşılamayan, yeterli sayıda odası bulunmayan, havalandırmasız, ısıtma elemanları arızalı, camı penceresi kırık, rutubet kokan binalarda adalet dağıtmaya çalışılıyor. Yeni ve ihtiyaca cevap verecek, dağınık yapıları birleştirecek bir adliye ihtiyacı yıllardır dile getiriliyor ancak, sorun çözümlenmiyor. Bir çok adliyeye kira, aidat, tazminat, tamirat, tefriş ve onarım adı altında harcamalar yapıldığı, yarım kalmış plansız işlere ödenekler harcandığı da düşünüldüğünde adliye binaları sorununun bir maliyet meselesi olmadığı ortadadır. Sorun, sistemin yargıya biçtiği değer ile ilgilidir. Adaletin süratle ve en adil hükümle sonuçlanması amaçlanıyorsa önce fiziksel koşulların etkin hale getirilmesi kaçınılmazdır. Yargının genel sorunları ve özelde adliye binaları sorunu, sistemin adalet, yargı ve hukuka bakışının uzantısı olarak çözülmemektedir. Hukukun üstünlüğüne, yargının bağımsızlığına ve savunmanın kutsallığına inanmayan zihniyet, bunların fiziki simgesi olan, yurttaşın somut olarak ilk adımını attığı adliye binalarını işlevsel hale getirmemektedir. Adliye binaları, ülkenin hukukunun üstünlüğüne ve adaletin sağlanmasına verdiği önemin somutlaştığı yapılardır. Ancak her birinde “adalet devletin temelidir” yazan ülkemizdeki adliye binaları, böyle bir mesajı vermekten çok uzak. Dünyanın hiçbir yerinde örneği bulunmayan bu dağınıklık ile adliye binalarının mevcut hali, sistemin yargıya bakışının dışavurumudur. İstanbul’da mimari projesi özel olarak adliye binası için tasarlanmış, çağdaş, donanımlı, hukuk ve ceza bölümlerinin ayrı ayrı ihtiyaçlarına cevap veren etkin, işlevsel, güvenli, sağlıklı, kolay ulaşılabilir ve bölge adliyelerini birleştiren Adliye Sarayına ihtiyaç var. Ama daha önce AB üyeliğine talip, 21. yy. Türkiye’sinde hukukun üstünlüğüne inanan, yargı sorunlarının çözümü için yenilikçi, girişimci, çözümleyici bir perspektif oluşturacak yöneticilere ihtiyaç var.
|
|||||||||||||||||||||