İstanbul’dan NATO geçti

Gülendam Şan
Avukat, İstanbul Barosu

Geçtiğimiz ay İstanbul’da yapılan NATO zirvesi üzerine çok konuşuldu. Zirve’nin toplantı gündemleri dışında toplantıya katılan liderlerin ve eşlerinin ne yiyip içtiğinden tutun da ne giydiklerine kadar her türlü  ‘İstanbul maceraları’ ayrıntılarıyla neredeyse tüm medya da yer aldı. Başta Tayip Erdoğan olmak üzere resmi ağızlardan zirvenin ne kadar başarılı geçtiği, yapılan organizasyonun ülkemize ne büyük prestij kazandırdığı aktarıldı.

Diğer yandan NATO karşıtı protestolar da basında geniş yer aldı. Ancak protesto manzaraları zirvedenin ‘magazin’ görüntülerine pek benzemiyordu. Polisin göstericilere uyguladığı şiddet, halka açık alanlarda umarsızca sıktığı gazlar, yerlerde sürüklenen insanların görüntüleri, gören gözler açısından Topkapı Sarayında verilen davette konuşulan “lüfer dolmasının” görüntülerinden daha çok akıllarda kaldı. 

Zirvenin ‘sivil’ bilançosu

İstanbul Valisi Muammer Güler’in 01.07.2004 tarihli gazetelerde yer alan açıklamasında; NATO’ya karşı protesto gösterilerinin demokratik ortamda geçtiği, ancak bazı eylemlerde polisin kanunun öngördüğü zor kullanma yetkisini kullandığı ifadeleri yer aldı. Vali ayrıca, 26 Haziran ile zirvenin bittiği gün olan 29 Haziran tarihleri arasında 112, öncesinde 92 olmak üzere toplam 204 kişinin gözaltına alındığını belirtti. Vali Güler’in gösterilerin demokratik ortamda geçtiği tespiti ile gözaltına alınanların ve yaralıların durumu karşılaştırıldığında “demokratik ortam” anlayışı konusunda ciddi bir farklılık olduğu anlaşılıyor. Özellikle 28-29 Haziran tarihlerinde yapılan tüm protesto gösterilerine polisin şiddetli ve ölçüsüz bir şekilde saldırdığı düşünüldüğünde, hangi demokratik ortamdan bahsettiğini Vali Güler’e sormak gerekiyor. Polisin müdahalesi İçişleri Bakanı Aksu tarafından bile  eleştirilirken; İstanbul Emniyet Müdürü Cerrah’ın “emrindeki polislerin çok duyarlı davrandığı, ancak bazı yerlerde ve zamanlarda artık sabırlarının taştığını” ifade etmesi devlet açısından bir çelişkiyi gösteriyor. Emniyet Müdürüne mi yoksa sorumlu olduğu Bakana mı inanmamız gerekiyor!

Zirve boyunca İstanbul’un hali, kapatılan yollar bir şehrin nasıl işgal altına alınabileceğini gözler önüne serdi. 28.06.2004 tarihinde Beşiktaş’ta kuyuya düşen 3 yaşındaki Bekir Çakır isimli bir çocuğun kuyudan çıkartılması için derhal itfaiyeye haber verildiği halde, olay yerine ulaşmak isteyen itfaiye ekipleri, kuyunun NATO Vadisi içerisinde kalması ve “güvenlik kartlarının olmaması” gerekçesiyle vadinin içerisine uzun süre sokulmadılar. Polisin bu “güvenlik kaygısı” sonucu Bekir Çakır zamanında müdahale edilmediğinden kuyuda boğularak ölmesi yaşam hakkının “güvenlik” gerekçesiyle ihlalinin açık göstergesidir. NATO için feda olsun! İstanbul halkından sabırları için özür dileyen Tayip Erdoğan’ın, kuyuda boğulan çocuğun ailesinden özür dilemesi ne işe yarayacak!

Değişen bir şey var mı?

Bu çok ‘mühim’ zirve sonrasında alınan kararların ortaya koyduğu politik manzara aslında zirvenin ihtişamının gölgesinde kaldığını söylemek mümkün. Alınan kararlara bakıldığında zirvenin esas toplanma nedeni olan “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi”nin NATO bileşenleri açısından her ne kadar ete kemiğe büründüğü değerlendirmesi yapılabilirse de, Fransa-Almanya ittifakı ile olan çatlağın tam olarak giderildiği söyleyebilmek ise zor görünüyor. Proje’nin odak noktası olan Irak’ta NATO’ya biçilen görev,  Fransa ve Almanya’nın karşı çıkışları nedeniyle, Irak güvenlik güçlerinin eğitimi gibi sembolik kalmaktan öteye gidemedi. ABD bu konuda istediğini tam olarak elde edemedi, sorunlar zamana yayıldı. Türkiye’nin toplantıda ev sahipliği dışında üstlendiği rol ise “ne olursa olsun AB’ye girmek” üzerine kurulduğu için verilen her görevi üstlenmekten öteye gitmedi. Bunun için de Afganistan’da Uluslararası Güvenlik Yardım Gücü’ne başkanlığına yeniden talip oldu.

Sicili bozuk NATO

NATO’nun bugüne kadar icraatları bundan sonra yapacaklarının ‘teminatı’ olarak karşımıza çıkmaktadır. Uluslararası Af Örgütü’nün Mayıs ayı başında Kosova ile ilgili olarak yayınladığı bir rapora göre, bu ülkede 1999’dan bu yana “Barış Gücü” olarak bulunmakta olan NATO görevlileri, 11 eski Doğu Avrupa ülkesinden yapılan seks kölesi ticaretine destek, yataklık ve kollayıcılık yapıyor. NATO’nun görev yaptığı ülkelerde ceza muafiyetine sahip olan askerler, özellikle yüksek rütbeli subaylar, zorunlu fahişe olarak kölece koşullarda çalışmaya zorlanan kadınlardan müşteri ve tüccar olarak yararlanıyor. Moldovya, Bulgaristan, Ukrayna gibi ülkelerden Kosova’ya getirilen, çoğunun yaşı 14’ün altında olan kadınlar, ‘patronları’ tarafından 60-4000 dolar arasında değişen fiyatlarla satın alınıyor, çoğunlukla uyuşturucu verilerek evlerde hapsediliyor; işkence, dayak, hapis, tecavüz gibi yöntemler ve sınır dışı edilme tehdidi altında çalışmaya zorlanıyorlar. Kosova seks pazarı 1999’dan bu yana devasa boyutlar kazandı; NATO görevlileri örgütlü suç şebekeleri tarafından işletilen bu pazara müşteri ve tüccar olarak destek veriyor; kadınlar kaçmaya çalıştıkları zaman hapsederek ‘sahiplerine’ iade ediyorlar. NATO görevlilerinin yüzde yirmisinin işin içinde olduğu da raporda belirtiliyor.

ABD/NATO gerek 1991 Irak savaşında, gerek Kosova, gerekse Afganistan ve Irak savaşlarında büyük çaplı ölü doğumlar, bebek sakatlıkları, lösemi ve diğer kanser türlerine yol açan inceltilmiş uranyum içeren A-10 isimli nükleer özellikli anti-tank silahlarıyla sivilleri bombaladı. Bu silahların kullanılması tüm Balkanlar ve Ortadoğu için büyük bir tehdit oluşturuyor; bombardımanının yarattığı kitlesel ölümlerin dışında büyük bir nükleer kirlilik yaratıyor. İnceltilmiş uranyum bir kere alındıktan sonra insan vücudundan atılamayan ve en tehlikeli nükleer maddelerden birisi olan bir nükleer silah türü.

NATO’nun hak-hukuk tanımayan, her cephede savaşan bir savaş örgüt olduğu artık tartışmasızdır. Ne kadar aklanmaya ne kadar yeni kimliklerle kamufle edilmeye çalışılırsa çalışılsın NATO girdiği her yere, her ülkeye kan, gözyaşı ve acıdan başka bir şey getirmemiştir. Meşru olan NATO değil, NATO’ya karşı olmaktır.

_________________________________________________________________ 

Kosova savaşı sonrasında 11 ülkeden 16 yargıcın 2000 yılında örgütlediği halk mahkemesi, 15 aylık bir süreçte NATO’nun Yugoslavya’ya karşı işlediği savaş ve insanlık suçlarının belgelerini inceleyerek, NATO’yu ve ABD’yi 19 ayrı suçtan suçlu bulmuş ve NATO’nun lağvedilmesi gerektiğine karar vermiştir. NATO’nun sadece Yugoslavya’da belgelenmiş olan suçları;

-Yugoslavya'nın Planlı bir biçimde parçalanması ve yoksul düşürülmesi

-Müslümanlarla Slavlar arasına şiddet ve düşmanlık tohumlarının yerleştirilmesi ve bu çatışmaların yaygınlaştırılması,

- Yugoslavya’da birlik, barış ve istikrara yönelik girişimlerin engellenmesi,

- NATO’nun muhalif yoksul ülkelere karşı askeri saldırganlık ve işgal aracı olarak   kullanılması,

- Savunmasız halkın öldürülmesi ve yaralanması,

- BM’nin barış sağlama faaliyetlerinin engellenmesi,

- Ülke başkanı ile diğer seçilmiş sivillere yönelik cinayet saldırıları,

- Yugoslavya’nın ekonomik, toplumsal, kültürel, tıbbi, diplomatik ve dinsel kaynaklarının, mülklerinin ve altyapısının tahrip ve imha edilmesi,

- Halkın hayatta kalması için gerekli olan kaynakların tahrip edilmesi,

- Zehirli atık içeren depoların imha edilmesi,

- İnceltilmiş uranyum, papatya-biçen bombaları ve diğer yasaklanmış silahların  kullanılması

- Çevrenin tahrip edilmesi,

- BM tarafından insanlığa karşı soykırım suçu olarak ilan edilmiş olan faaliyetlerin düzenlenmesi,

- Ülke hükümetini imha etmeye yönelik yasadışı bir ceza mahkemesi oluşturulması,

- Medyanın ülke içinde etnik ve milliyetçi çatışmaları yaygınlaştırmak için bilinçli olarak çarpıtılmış haber yaymak için kullanılması,

- Yugoslavya’nın stratejik bölgelerinin uzun dönemli askeri işgale tabi kılınması,

- Yugoslavya’nın Slav, Müslüman, Roman ve diğer halklarının egemenlik, kendi kaderini tayin etme ve demokrasi-kültür haklarının imha edilmesi,

- Yugoslavya’yı ABD egemenliği altına almak ve halkıyla doğal kaynaklarını sömürmek üzere denetim altına almak,

- ABD egemenliğini sağlamak üzere askeri güç ve ekonomik baskı araçları kullanmak.