|
||||||||||||||||||||||
|
|
Sabri Kuşkonmaz
Fikri mülkiyet hukuku
alanında kimi “sert” ve radikal yenilikler içeren metin, bu haliyle
umut vermekle birlikte, kimi maddelerinde de bazı aksaklıkları barındırmaktadır.
Uygulama ile kamuoyunda zamanla yapılacak tartışmalarla, yeni metin
konusunda derinliğine ayrıntılı bir inceleme yapılacak ve sonuçlar çıkarılacaktır.
İlk bakışta saptanan özellikleriyle, değerlendirme ve eleştirileri özetle
aşağıdaki gibi sıralayabiliriz. (Başlıklarda yer alan madde numaraları,
değişiklik metninin numaralarıdır.) Tespitler Madde 1:
Bu madde ile Belediye Kanunu’nun, “Belediyelerin Vazifeleri” ni
düzenleyen 15. maddesine bir ek fıkra
getirilerek, fikri mülkiyete konusuna giren ürünlerin/ eserlerin, yol
meydan vb. yerlerde satışının önlenmesini de idari kolluğun görevleri
arasında saymıştır. Yasada yer aldığı biçimiyle, idari kolluğun,
sayılan taşıyıcı materyallerin satışına izin vermemek ve engellemek
dışında, bu fiilleri gerçekleştirenlerle
ilgili işlem yapmasını da bir zorunluluk olarak fıkraya eklemek
gerekirdi. Bu yönüyle, yapılan değişiklikte eksiklik bulunmaktadır. Belediye Kanununun 15.
maddesine, (-11. bendine eklenen cümleden sonra-) satış yapanlar hakkında
yasal takibat yolunu açmak için, aşağıdaki cümlenin eklenmesi
gerekmektedir: “... vermemek ve
engellemek. Bu biçimde satış yapanlar hakkında zabıtaca tutanak
tutularak, haklarında yasal takibat açılması için 81. madde uyarınca
Cumhuriyet Savcılığına hazırlanan dosyayı intikal ettirmek”. Bu ek olmaksızın, hükmün
etkin uygulama olanağı olmayacak, yasanın konma amacı da gerçekleşmeyecektir. Madde 3: Belediye
Gelirler Kanununda da yukarıdaki fıkraya benzer bir ekleme yapılmıştır.
Taşıyıcı materyallerin, sayılan yerlerde satılmasına izin verilmeyeceği
bir kez daha hüküm altına alınmıştır. Yukarıdaki öneri doğrultusunda,
eklenen bu cümleye, bu madde sonunda da yollama yapılmaması, yine hükmün
etkili olması, sonuç doğurması bakımından önemlidir; “...satışına izin
verilmez. Satış yapanlar hakkında 15. madenin 11. bendi hükümleri
uygulanır; satış yapanlar hakkında düzenlenen tutana ve oluşturulan
dosya yasal takibat için ilgili Cumhuriyet Savcılığına sevk edilir”
Madde 5:
3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınlarına İlişkin
Kanunun yayın ilkelerini düzenleyen 4. maddesinde bir bent değişikliğine
gidilmiştir. Anılan maddenin ikinci fıkrasının (o) bendinde, tekzip ve
cevap hakkına saygılı davranma ilkesi düzenlenmişken; değişiklikle,
FSEK ile tanınan hakların ihlal edilmemesi bir yayın ilkesi olarak
maddeye eklenmiştir. Eser sahibi haklarının korunmasının bir yayın
ilkesi olarak düzenlenmesi olumlu bir tutumdur. Madde 6: 3984 sayılı
Yasanın 37. maddesi başlığıyla birlikte değiştirilerek, genişletilmiştir.
Genişletilmenin yanı sıra, aynı yasanın 33. maddesine yapılan yollama
ile, bu maddede yer alan yaptırımların uygulanması hükmü getirilmiştir.
37. maddenin başlığı değişiklik
öncesi “telif hakları” iken, değişiklikte, “Radyo-Televizyon
Kuruluşlarınca Yayınlanan ve/veya İletilen Eser, İcra, Fonogram ve Yapımların
Kullanımına İlişkin Esaslar” olarak metinde yer almıştır. Kulanım
esaslarına uymama halinde de, aynı yasanın 33. maddesinde yer alan yaptırımların
uygulanması açıklığa kavuşturulmuş, eser sahibi lehine genişletilmeye
gidilmiştir. 33. madde ünlü ve “sabıkalı” bir maddedir. Belirtilen
yaptırımlar da; uyarı, kapatma ve izin iptalidir. Görüldüğü gibi,
oldukça sert ve radikal bir düzenlemeye gidilmiştir. Ancak, bu madde
uygulamasında, anti-demokratiklik itirazları dikkate alınmalı, deyim
yerindeyse “kantarın topuzu kaçırılmamalıdır”. Madde 7: 3257 Sayılı
Sinema, Video ve Müzik Eserleri Kanununda yer alan “sansür” işlevli
Denetleme Kurulu oluşturulmasına ilişkin hükümde, kısmi bir
demokratikleşmeye gidilmiştir. Bir demokrasi tablosu oluşturma çabası
olarak, AB uyum süreci doğrultusunda hazırlanan uyum yasalarına paralel
bir düzenleme ile, -son dönemde başka bazı alanlarda olduğu gibi- bu
kuruldaki MGK etkisi sona erdirilmek istenmiş ve MGK Genel Sekreterliğinden
üye alınmasından vazgeçilmiştir. Madde 8: 3257 sayılı
Yasanın 12. maddesinde yer alan idari para cezalarının kaldırılıp,
maddenin tamamen değiştirilmesi ve FSEK 81. maddede yer alan cezaların
uygulamaya konulması son derece yerinde bir iradedir. Bu değişiklik, Yargıtay’ın
bize göre hatalı uygulamalarının da önüne geçecektir. Zira,
uygulamada, korsan ürün
satanlar hakkında verilen cezalar, sanık lehine hüküm ilkesi yorumu ile
birlikte, 3257 Sayılı Kanunun
12. maddesinin uygulanacağı gerekçesi ile bozulabilmektedir. Değişiklikle
birlikte normlar uyuşmazlığı görünümü de böylelikle ortadan
kalkacaktır. Madde 10: Değişikliğin
10. maddesi ile, FSEK 13. madde değişikliğine gidilmiş ve eserlere ilişkin
olarak kayıt tescil sistemi getirilmiştir. AB hukukuna uyum zorunluluğundan,
“hak ihdas etmek amacı taşımaksızın” ibaresi ile kayıt ve tescilin
idari nitelikli ve ispat amaçlı olduğuna yer verilmiştir. Ancak, bunu
kayıt tescil zorunluluğu olarak da anlamak mümkündür. Özellikle meslek
birlikleri, sözleşmeler, tarifeler ve umumi mahaller uygulamaları açısından,
kayıt ve tescilin zorunluluğu sonucu “de facto” doğabilecektir. Uygulama için yönetmelik
çıkarılacaktır. Ancak, eser türleri, hak kategorileri, hakların ayrılabilirliği
ilkelerinin son derece titiz bir yaklaşımla değerlendirilerek, buna göre
bir yönetmelik çıkarılması gereklidir. Aksi halde, yasa ve değişiklik
metni kadük olur. Madde 11: Umuma açık
mahallerde eser, icra, fonogram, yapım ve yayınların kullanılması/iletilmesine
ilişkin bu düzenleme, ne yazık ki, kolaylıkla uygulanabilir açık bir hüküm
veya düzenleme ile çözülememiştir. Bu alandaki sorunlar ve karışıklık,
yeni düzenleme ile çözülecek gibi görülmemektedir. Madde 12: Yayıncılara
meslek birliğini kurma yetkisi tanıyan fıkra, FSEK’in lafzı ve ruhuna
aykırıdır. Bu konuda, yayıncılarının yararlanan üye olması hükmü
zaten eski düzenlemede yer almaktaydı. Eser sahibi, yeni düzenleme ile
tamamen güçsüz duruma düşecektir. Oysa, yasada ve bu alanda temel
ilkelerden birisi, eser sahibi lehine yorum ilkesidir. Meslek birlikleri
“telif” merkezli bir kurumlaşmadır. “Telif” ise, eser sahipliği
ile doğrudan bağlantılıdır. Başka bir deyişle, 42. madde ile “ücret”
takibi esastır. Ücret de yatırım ile ilgili değil, telif ile ilgili bir
kavramdır. Yayıncı ile ilgili değil, kişi ile ilgili bir kavramdır.
Mali hak devriyle birlikte mali hak sahibi yayıncılara meslek birliği
kurma olanağı sağlamak, FSEK’i tersine çevirmek ve tersine yorum
yapmaktır. Tasarı ile getirilen, sertifika, şikayete bağlı suç
olmaktan çıkması gibi hususlarla, yayıncıların olası sorunları zaten
çözülmüştür. Bu düzenleme ile yeni sorunlar doğacaktır. Örneğin
meslek birliklerine bandrol satışı yetkisi verildiğinde, yetki alan yayıncı meslek birliği, kitap için kendine
bandrol satışı yapacaktır. Değişiklik ile güdülen amaç, yayıncılara
meslek birliği kurma olanağı sağlamaktır ki; bu da yasama işleminin ve
yasaların genelliği ilkesi ile uyuşmamaktadır. Demokratik baskı
guruplarının siyasal iktidarı, yürütmeyi etkilemesi olağandır. Ancak,
siyasal iktidarın bu etkilenmede, öznel davranmaması gerekliliği vardır.
İş Kanununda terk edilen denkleştirici adalet anlayışı, pozitif ayrımcılık
veya zayıfın korunması yaklaşımı ne yazık ki bu değişiklikte de
vardır. Tekelci, olumsuz anlamda küresel anlayış, dileriz ki, bu bağlamda
diğer alanlarda ve diğer metinlerde yansıma bulmaz. Madde 13: Meslek
birliklerinin yükümlülükleri ve tarife tespitine ilişkin esaslar
belirlenirken, tasarıda (5) numaralı cümle ile,
başta “hakkaniyet” ölçütü getirildikten sonra, “sözleşme
yapılırken.... indirim ve ödeme kolaylıklarını sağlamak” hükmü
getirilmiştir. Öncelikle bu söylem yasa tekniğine ve yasa metnine uygun
olmadığı gibi, sözleşme serbestisi olarak bilinen hukukun genel
ilkelerine de aykırıdır. Ayrıca, bu yaklaşım, tam bir vesayet anlayışını
barındırması ve yürütmenin
kurumlara güvenmemesi açısından da yerinde bir düzenleme değildir. Aynı maddenin (7)
no’lu cümlesinde de, meslek birliklerinin hesaplarını yeminli mali müşavirlere
onaylatma zorunluluğu getirilmiştir. Üyelerinin telif haklarını
savunma, bu hakları elde etme savaşımında hiçbir ciddi mali desteği
olmayan ve mevcut tasarı ile de yeni bir destek öngörülmeyen koşularda,
yeminli mali müşavir onayı gibi ek ağır külfet, hak mücadelesi ile
uyumlu olmadığı gibi, yine, yürütmenin kurumlara güvensizliğinin bir
kanıtıdır. Kurumları, öncelikle o kurumu oluşturan üyeler
denetlemeli ve yapılan Genel Kurullarda da bu denetim işlevini demokrasi
kuralları içinde işletmeli. Tasarının özü ve sözü bu anlamda
demokrasi anlayışına uygun düşmemektedir. 13. madde ile yasaya
eklenmek istenen 42/B maddesinde yer alan, yine meslek birliklerinin bağımsız
denetim kuruluşlarına da denetimlerinin yaptırılabileceği hükmü, ağır
bir mali yük anlamına gelecektir. Ayrıca, denetimde dikkate alınacak
hususlar sıralamasında, 42/B (3). bendinde, 42/A maddesinin 3. fıkrasına
yollama yapılmıştır. Ki, bu fıkrada “sektörlerin yapısını tahrip
edici” gibi son derece öznel ölçütlerin bulunması sakıncalıdır. Madde 14:
43. madde değişikliğinde, sorunların çözümü için 41. madde
prosedürünün öngörülmüş olması, çözüm konusunda yukarda da
belirttiğimiz kaygıları akla getirmektedir. Bu hükümler, sulh halinde
kolaylıkla uygulanacak, uyuşmazlık halinde karışıklığa neden
olabilecektir. Madde 15: Sertifika, bu
alandaki sorunların çözümünde anahtar olacaktır. Bu nedenle,
sertifikasızlığa yaptırım getirmek gerekmektedir. Yaptırım da,
bandrolsüzlükle ilgili yaptırımların yer aldığı 81. maddenin
sonuna bir fıkra
eklenmesiyle mümkün olabilirdi; “Bakanlıktan alınmış
geçerli bir sertifika olmaksızın faaliyette bulunanlar veya sertifika yükümlülüğünü
herhangi bir şekilde ihlal edenler, bir yıldan iki yıla kadar hapis ve 5
milyar liradan 75 milyar liraya kadar para cezasına mahkûm edilirler.”
Madde 16: Yasada yer alan
metnin uygun yerine bir cümle eklenerek, müzayedelerde satılan kitaplara
ilişkin de hak sahiplerine münasip bir pay verilmesi hükme bağlanabilirdi.
Güzel sanat eserlerinin, ilk satıştan sonra, izleyen yeni satışlarda çok
büyük artışlar olması halinde daha sonraki yeniden satışlarda olağanüstü
değerlere ulaşması halinde eser sahibine uygun bir pay vermeyi düzenleyen
bu maddeye, aşağıdaki ibarenin eklenmesi yerinde olacaktı. “...eserlerin asıllarından
biri veya el yazısı ile yazılmasa dahi bu şekilde satış konusu edilen
kitaplar, eser sahibi veya mirasçıları tarafından...” Madde 19: 73. maddede, özellikle
son fıkranın eklenmesiyle korsan faaliyetler hedeflenmek istenmiştir.
Burada, iyiniyetle tariflere
gidilerek, korsanın önü kesilmek istenmiştir. Ancak, örneğin, eser nüshaların
izinsiz çoğaltımında “künye bilgileri”, “tıpkı basım ve yapım”
gibi tariflerin yapılması ceza yargılaması bakımından, yanıltıcı ve
yoruma açık olabileceği gibi kötüye kullanmaya da açıktır. Ayrıca, ceza hükümleri
içinde, 72/2,3, 81. maddeler ile, m.73/son
arasında normlar uyuşmazlığı doğması olasılığı da bulunmaktadır.
Madde 21: Hak ihlali
halinde kamu davası açılması hükümlerini içeren bu madde ile, 75.
maddenin bazı fıkralarında değişiklik yapılmıştır. Birinci fıkra
değişikliğinde, dava açılması için, eski metinde var olan “haklarını
kanıtlayan belge” ölçütünün değiştirilmemesi, ispat hukuku ve usul
açısından son derece yanlıştır. Eser sahibi/hak sahibini hukuksal
yolun daha başında kesin ispat külfeti altına sokması, yargılama ile
varılacak sonucu daha ilk başta hak sahibine bir kesin zorunluluk olarak yüklemesi,
gibi nedenler itibariyle sakıncalı sonuçlar ortaya çıkacaktır. Eski
metinde, 76. maddeye 4630 sayılı Yasa değişikliği ile eklenen “
iddianın doğruluğu hakkında kuvvetli kanat oluşturmaya yeter miktarda
delil” ölçütü dahi eleştirilirken, hakların kanıtının aranması
üzerinde yeniden düşünülmelidir. Yasada 21. maddenin
sonuna eklenen fıkra ile, FSEK kapsamındaki suçların “çete” suçu
sayılacağı düşüncesi, ceza hukuku ilkeleri çerçevesinde boşlukta
kalacaktır. Çünkü, anılan 4422 sayılı Yasada yer alan suçun unsurları
ile değişiklik metninde yer alan suçlar, unsurları, failleri, tipolojik,
nitelikleri itibariyle son derece farklıdır. Uygulama olanağı bulunmayan
bir hüküm, bu suçları gerçekten işleyenleri cesaretlendirecektir. Böylece,
elde edilmek istenen amacın tersi bir sonuç çıkacaktır. “Korsanlık”
suçunu işleyen kişiler, “çete” suçlamasına karşın, unsurlar yönünden
hiçbir zaman cezalandırılamayacak, böylece “çete” suçlaması
“taltif” halini alacaktır. Metinde, sakıncaları bir yana, aşağıdaki
gibi bir düzenleme düşünülebilirdi;
“Birden fazla kişinin
bir araya gelerek, uygun vasıtalar ve donanımla,
fikir ve sanat eserlerini veya bu kanun kapsamındaki her türlü yapımı
veya ürünü, tehdit, baskı, cebir, şiddet uygulanmadan dahi ve sindirme
ve korkutma olmasa ve silahlı olmasa dahi,
suç işleme kastıyla, hak sahiplerinin haklarını ihlal edecek şekilde
izinsiz çoğaltmak ve yaymak fiilini
işlemesi veya işlemeye teşebbüs etmesi de çıkar amaçlı suç örgütü
kapsamındadır.” Mevcut haliyle, yasa
bilineni yinelemiş, anlamı ve gereği olmayan bir hüküm metinde yer almıştır.
Sonuçta, bu konuda “dağ fare doğurmuştur”. Zira, unsurları bulunduğu
takdirde 4422 sayılı Yasanın
uygulanacağı hükmü, metinde yer almasa da, böyle bir fiil, fail/failler
olduğunda zaten uygulanacaktı. Yapılması gereken, fikri mülkiyet alanında
“çete” hükümlerinin geçerli olması ise, bu alana özgü düzenleme
yapılması zorunludur. Madde 24: Değişiklikte,
meslek birliklerine bandrol satış yetkisinin kesin olarak yer verilmemesi,
yasanın lafzı ve ruhu açısından son derece büyük bir eksikliktir. Madde 25:
İhlale konu eserlerin içerikten çıkarılması ilişkin son derece
kolaylıkla ele alınan usuli yöntemlerin, fiiliyatta nasıl uygulanacağı
merak konusudur. Bu konuda yönetmelik çıkarılacağı hükme bağlanmış
olmakla birlikte, servis sağlayıcıların ve bilgi içerik sağlayıcıların
hemen el altında, kayıt altında olduğu görüntüsü metne hâkimdir.
Oysa, ortada çok karmaşık, ulusal sınırların dışına taşan bir
sorun ve sistemler bütünü vardır. Madde 26,
Ek Madde 7: Fikri mülkiyet alanında, üretim yapan, eser ortaya çıkaranlar,
doğaldır ki eser sahipleridir. Bu alandaki parasal değer, eser
sahiplerinin beyinsel, düşünsel fiziksel çaba ve yaratımları ile
ortaya çıkmaktadır. Meslek birlikleri, eser sahiplerinin kurumsal olarak
örgütlendikleri yerlerdir. Bu alandaki önemli bir eksiklik de esasen,
kurumsallaşmamın tamamlanmamış olmasıdır. Kurumsallaşma, kayıt dışını
önleyecek en önemli araçtır. Yasada, fikri mülkiyet sisteminin güçlendirilmesi
kamusal bir görev olarak tarif edilmiştir. Bu durumda, Ek 7. madde ile öngörülen
gelirlerin bir bölümünün de, bu alanın kurumları olan ve aynı zamanda
değeri yaratanların oluşturdukları örgütler olan meslek birliklerine
aktarılması gerekmektedir. Tersi durumda, meslek birlikleri, yasanın
kendisine verdiği görev ve işlevleri yerine getirmeyecektir. Ek madde 10: Ek madde
ile, ceza hükümleri ile cezalandırılan fiillere ayrıca idari para
cezaları uygulanması gündeme gelmiştir. Bu hükümle güdülen amaç,
hak ihlallerini önlemekten çok, ihlallerden idareye kaynak aktarımı gibi
anlaşılmaktadır. Burada da normlar uyuşmazlığı doğma bir fiilden
dolayı hem idari alanda, hem de cezai alanda birden fazla yaptırım
getirmenin sakıncaları ortaya çıkacaktır. Yine bu maddede yer alan,
cezanın işletmenin küçük, orta, büyük olmasına göre artması da, ölçüler
yönünden ayrı bir tartışma yaratacaktır. Madde 29: Bu maddede,
maddi bir hata yapılmıştır. Sayın Dr. Av. Cahit Suluk’un
bilim adamlığı titizliği ile farkına vardığımız maddi hatanın,
fikri mülkiyet gibi aşırı özeni zorunlu kılan bir alanda yaşanmaması
gerekirdi. Yürürlük zamanına ilişkin
26. madde ile, 15. ve 26. maddelerin yayımdan altı ay sonra yürürlüğe
gireceği belirtilmiştir. Ayrıca ek 10. maddenin 2 numaralı bendi için
de uygulama zamanın olarak yayım tarihinden altı ay sonrası tespit
edilmiştir. Ancak, 26. madde, tüm ek maddeleri, dolayısıyla ek 10.
maddeyi de içermektedir. Yani ek 10. madde de altı ay sonra yürürlüğe
girecektir. Ancak, ayrı bir cümle ile 10. maddenin 2 numaralı bendi için
yürürlük tarihi altı ay sonrası olarak belirlenmesi, bir yandan
tekrara, bir yandan karışıklığa neden olmuştur. Yapılmak istenen, ek
10. maddenin diğer hükümlerinin yayım tarihinde yürürlüğe girmesi
ise – ki anlaşılan odur- maddenin yeni baştan düzenlemesi
gerekecektir. Ayrıca, Yasadaki
bu değerlendirmelerin yanında, korsan faaliyetler konusunda büyük
bir eksiklik söz konusudur. “Korsan” sözcüğü, artık bütün dünyada
yasal mevzuata girmiş bulunmaktadır. Bir vaka olup, artık, argo bir tanım
sınırlarının dışına çoktan çıkmıştır. Fikri mülkiyet hukuku
denen ve telif haklarını ilgilendiren bu alanda, en önemli sorun, korsan
sorunudur. Ancak, böylesi önemli, yaşamsal bir sorun olmasına karşın,
yasada hala tanımlanmamış olması büyük bir eksikliktir. Bu konuda, tüm
meslek birliklerinden ve fikri mülkiyet alanında eser vermiş bilim
adamlarından görüş alınarak yetkin bir tanıma ulaşmak mümkündür.
Tersi durumda, adı konmamış bir düşmana karşı açılan savaş söz
konusu olacaktır.
|
|||||||||||||||||||||