Pozitif ayrımcılık: neden?

Ayşe Akkaya
Avukat, İstanbul Barosu

Anayasanın bazı maddelerini değiştiren yasa ile birlikte ülkemizde ilk kez pozitif ayrımcılık  bu kadar  yoğun bir tartışma zemini buldu.

Anayasanın “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” maddesine “Kadın ve erkek eşit haklara sahiptir. Devlet kadın ve erkek eşitliğini hayata geçirmeyi sağlamakla yükümlüdür.” ifadesi eklendi (10. madde). Meclis görüşmeleri sırasında, CHP’li milletvekillerinin  “Kadın erkek eşitliğini sağlamak yönünde alınacak geçici önlemler ayrımcılık ve imtiyaz sayılamaz.” cümlesinin maddeye eklenmesiyönündeki önergesi, kadın kuruluşlarından da yoğun bir destek bulmasına karşın mecliste ezici bir çoğunlukla reddedildi.

Neden pozitif ayrımcılık?

Pozitif ayrımcılık, sadece yasa önünde eşitlik gibi soyut bir  kavram ile toplumsal hayatta fiili eşitliğe ulaşabilmenin mümkün olmayacağı gerçeğinden hareketle, fiili eşitliği sağlayabilmek için ezilenler lehine alınacak etkin önlemleri ifade eder. “Daha önce tabi kılınmış, marjinalleştirilmiş ya da susturulmuş olanların güvence altına alınmış bir söz söyleme teminatına ihtiyaçları vardır; tam ve eşit bir yurttaşlığa giden geçici dönemde, demokrasiler yüzyıllarca süren ezilmenin yarattığı dengesizliği onarmak üzere hareket etmelidirler”1.

Kadınların cinsiyetleri nedeniyle ayrımcı uygulamalara maruz kaldıkları gerçeği karşısında uluslararası hukuk ayrımcılığın  ortadan kaldırılması amacı ile bir çok düzenleme yapmak zorunda kalmıştır. En önemlilerinden biri   Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’dir. Sözleşme ile taraf devletlere, kadınlara yönelik olumsuz ayrımcılığın her şekli ve görünümünü ortadan kaldırmak için gerekli tedbir ve önlemleri alma sorumluluğu yüklenmiştir. Sözleşmenin 1. maddesinde kadınlara karşı ayrımcılık;   “Kadınların, medeni durumuna bakılmaksızın ve kadın ile erkek eşitliğine dayalı olarak politik, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni ve diğer sahalardaki insan hakları ve temel özgürlüklerin tanınmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını engelleyen veya ortadan kaldıran veya bunu amaçlayan ve cinsiyete bağlı olarak yapılan herhangi bir ayrım mahrumiyet ve kısıtlama” olarak tanımlanmıştır. Sözleşmenin 4. maddesi de fiili eşitliğe ulaşma yolunda kadınlar lehine alınacak geçici ve özel önlemlerin zorunlu olduğunu, bunun “yasa önünde eşitlik” ilkesine aykırı olmadığını,  fırsat ve uygulama eşitliğine ulaşıldığı zaman bu tedbirlere son verileceğini düzenlemiştir. Taraf devletler, Sözleşme ile  kadınlara karşı ayrımcılığın sona erdirilmesi ve kadın-erkek eşitliğinin sağlanması konusunda ulusal anayasaları ve yasalarında gerekli düzenlemeleri yapmayı taahhüt etmişlerdir.

Türkiye bu Sözleşmeyi 1985 yılında imzalayarak taraf oldu.2 Çekince koyduğu üç madde ile ilgili çekincesini de 2000 yılında kaldırdı. Aynı şekilde Birleşmiş Milletlerin Pekin +5 özel oturumunda hazırlanan eylem planını da imzalayarak, kadınların siyasi partilere ve parlamentolara katılımını arttırmaya yönelik özel önlemler alınma ve kotalar getirme gerekliliğini  kabul etti.

Kota

Kota, kadınların sosyal ve siyasi yaşama  aktif  katılımını ve karar mercilerinde daha fazla yer almalarının önünü açabilecek en önemli pozitif ayrımcılık uygulamasıdır. Ülkemizde kadınların parlamento da  temsil oranı 1935  yılında  % 4.6 iken, 2002 yılında bu  oran %4.4’e düşmüş,  69 yılda kadınların katılım oranı artacağına azalmıştır. “Temsilcilerin bir bütün olarak nüfustan bu kadar  belirgin bir şekilde farklı olmaları, kesinlikle tesadüfü bir sonuç olamaz. Kadınların ‘doğal olarak’ politikaya ilgisiz oldukları anlayışını bir ön yargı olarak bir yana bırakırsak, onların katılımını engelleyen bir şey olması lazım.”3

Kadınların siyasi hayatta ve karar mekanizmalarında yeterli oranda yer alamamasının sebebi, erkek egemenliğinin yarattığı geleneksel işbölümü ve bunun sonucu olarak ekonomik ve toplumsal eşitsizliktir. Kadınlar yüzlerce yıl siyasetin dışında bırakılmışlardır. Şu anda yasal bir engel olmamakla birlikte  süre giden cinsiyetçi bakış açısı ile siyaset  kültürü ve eril siyaset dili  bu alanda var olmayı kadınlar için  neredeyse imkansız kılmakta  ya da uzak durmalarına  neden olmaktadır. Bu güne kadar  kadınların kota talepleri ya tepki ile karşılanmış yada   görmezlikten gelinerek  ret edilmiştir. Hatta kota kadınları aşağılayan bir yöntemdir söylemi ile  toplumda var olan gerçeklik yok sayılmıştır. Meslek örgütümüz olan barolarda da  durum farklı değildir. Çağdaş Avukatlar Grubunda kadın meslektaşlara yönelik kota talebi her gündeme geldiğinde, bu yönde karar almayı bırakın, gerçek anlamda tartışılamadığı gibi  erkek meslektaşlarımızın alaycı tepkileri ile karşılandığını söylemek abartı olmaz. Tüm bunlar gösteriyor ki yönetime katılım mekanizmalarında bu  ülkenin gelişmiş ve yetişmiş kaynaklarının yarısı kullanılamamaktadır. Hiçbir ülke  yeteneklerinin yarısını kullanmamak gibi bir lükse sahip olamaz.

Halimiz ahvalimiz…

Uluslararası sözleşmeleri imzalamak konusunda inanılmaz bir gayret gösteren siyasi kültürümüz, iş uygulamaya gelince bu sözleşmeleri genelde yok saymayı tercih ediyor.

Bir süredir uyum yasaları olarak adlandırılan ve  Avrupa Birliğine girmek  adına yapılan değişiklikler ise olumlu olmakla birlikte yeterli değil; kadın kuruluşlarının talep ve önerileri ise maalesef yeterince dikkate alınmıyor.

İktidardaki ataerkil  bakış açısı bu ülkede kadınların sırf cinsiyetlerinden kaynaklanan ezilme ve mağduriyetlerini ya görmezlikten geliyor  ya da yok sayıyor. Devlet kadınların toplumsal ve siyasal yaşama erkeklerle eşit olarak katılmasının önünü açacak düzenlemeler yapmaya yanaşmadığı  gibi, “kadın- erkek eşittir, yasalarımızda ayrımcı madde yoktur” söylemin arkasına sığınarak bu konudaki sorumluluklarını  yerine getirmiyor.

Kadınlar namus cinayeti adı altında her gün katlediliyor, Devlet tüm kurum ve kuruluşları ile buna ses çıkarmıyor, gerekli önlem  ve yasal düzenlemeleri yapmakta direniyor ise;

Aile içi şiddet yani eş, kardeş, baba ve diğer aile fertlerinin kadınlara uyguladığı şiddet  oranı istatistiklere göre %80 civarında ve ülke genelindeki kadın sığınma evlerinin sayısı  bir elin parmağını dahi geçmiyor, kutsal aile kisvesi altında kadınlar ‘işkencecilerinin’ eline teslim ediliyor ise;

Okul kitaplarında cinsiyetçiliği pekiştiren, kadın ve erkeğin rolleri ile ilgili geleneksel  ve cinsiyetçi binlerce söylem yer alıyor ise;

Hala genç kızlarımız bekaret kontrolü adı altında aşağılayıcı muamelelere tabi tutuluyor ve sorumluları cezalandırılmıyor ise;

Ve bu liste sayfalarca devam edebilecek kadar uzun ise; Devletin  kadın-erkek ayrımcılığının kaldırılması  ve toplumda kadın-erkek eşitliğini sağlamak için gerekli ve etkin önlemleri aldığından söz etmek mümkün değildir.

Dünya ve Türkiye pratiği siyasal, kültürel, ekonomik ve toplumsal olarak yüzlerce yıldır ezilme ve sömürülmeye mahkum bırakılmış kadınların sadece yasa önünde eşit haklara sahip olmalarının var olan ezilmeyi sona erdirmediğini ortaya koymuştur. Devlet, hakların herkes tarafından kullanılabilir hale getirilebilmesi, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması ve kadınlara yönelik ayrımcılığı ortadan kaldırılması için  pozitif ayrımcılık uygulamalarını bir an önce hayata geçirmeli, etkin olarak uygulanmalarını denetlemelidir. Ancak asıl tartışılması gereken konu bu ülkede kadın-erkek eşitliğinin gerçekten hayata geçirilmek istenip istenmediğinde yatıyor. Zira bir taraftan taraf olduğumuz sözleşmelerle kadın-erkek ayrımcılığının kaldırılması taahhüdünü ve bunun hayata geçirilmesi için pozitif ayrımcılık ilkelerini kabul ediyoruz,  bir taraftan Anayasanın 90.maddesi ile sözleşmelerin kanun üstünde olduğunu kabul ediyoruz, ancak iş uygulamaya gelince Meclisimiz ezici çoğunlukla bunları reddettiği gibi uygulamada da bu yönde bir çaba göremiyoruz.

Kadın-erkek eşitliğinin hayata geçirilmesi cinsiyetçi, erkek egemen söylemin taşıyıcısı ve bundan  muzdarip siyasi erkin inisiyatifine bırakılamaz. Bu sebeple, yönetenlerin kim olduğundan bağımsız olarak kadın-erkek ayrımcılığının ortadan kaldırılmasına yönelik uygulamalar anayasa ile güvence altına alınmak zorundadır. Bu da yetmez. Ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına yönelik uygulamaları denetleyecek, siyasi erkten bağımsız, içinde kadın örgütlerinin de temsil edilebileceği bir denetim merciinin oluşturulması gereklidir. Yoksa bir yüzyıl sonra dahi, bırakın kadın-erkek ayrımcılığının ortadan kalkmasını, pozitif ayrımcılığa gerek var mı yok mu tartışmasını yapan bir gündeme sahip olabiliriz.

 

Dipnot                                                            

1-  Anne Phıllıps,1995: Demokrasinin Cinsiyeti, Metis Yayınları

2- 1 Mart 1980 yılında imzaya açılan, 03.09.1981 tarihinde yürürlüğe giren bu sözleşmeye katılmamız 11.06.1985 tarih 3232 sayılı kanunla uygun bulunmuş, Bakanlar Kurulu’nun 24.07.1985 tarihli 9722 sayılı kararıyla onaylanmış ve14.10.1985 tarih ve 18898 sayılı Resmi Gazete ile yayımlanmıştır.
3- A.g.e. syf: 86