|
||||||||||||||||||||||
|
|
“Toplumsal hafızada yer alacak bir dava”dan notlar Ender
Büyükçulha
24 Aralık 2004 eylemi dolayısıyla sağlık emekçileri hakkında açılan davanın dosyası önüme geldiğinde; ilk aklıma düşen yukarıdaki sözler oldu. Dosyadaki belgeleri bir bir okudukça; şaşkınlık, kızgınlık, karamsarlık vb. yoğun duyguların seline kapılıp, yukarıdaki sözlerin devamını getirme konusunda dayanılmaz bir istek duydum. Dosyanın sayfalarını çevirdikçe, sayıklama misali ağzımdan dökülüveren sözleri bir kağıda döküverdim. Çünkü, Türk Tabipler Birliği’nin ifadesiyle “toplumsal hafızada yeralacak” bu dava, basit bir “adli vaka” olmanın ötesinde; Türkiyemizde yerleşik “polis devleti” zihniyetini ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün akıllara sığmaz büyük çaplı tarihi bir operasyonunu ortaya koyuyordu. 24 Aralık 2004 günü İstanbul’da yüzlerce polis, işi gücü bırakıp kentin dört bir yanındaki sağlık kurumlarında “pusu” kurup, muhtemel “iş bırakma” da bulunabilecek –gerçekte “GöREVDE” olan- sağlık çalışanları aleyhine kanıt toplamak için gün boyu çabalamış. Hatta vazifelerini o denli büyük bir şevkle yerine getirmişler ki; kimi hastanelerde kendilerine “hasta” süsü verip, söz de muayene olma talebinde bulunmuşlar ve böylece sağlık çalışanlarının görev başında olup olmadığını “zekice” tespit etmişler! Belli ki eylem öncesi, devletin üst kademelerinde toplantılar yapılmış, kriz masaları kurulmuş, emirler, talimatlar yayımlanmış; güvenlik güçleri günler öncesinden yüzlerce polis ve aracın katılacağı büyük çaplı bir operasyona hazırlanmış ve 24 Aralık 2003 sabahı yolara dökülüp köşe bucak sağlık kurumlarını gezmişler, sağlık çalışanları aleyhine kanıt toplamışlar. O gün herhangi bir asayiş sorunu nedeniyle polise ihtiyaç duyan vatandaşın vay haline! 155 arandığında muhtemelen şöyle bir yanıt verilirdi; “Üzgünüz, bütün personelimiz sağlık emekçilerini mahkum etme görevindedir”. Peki bu iş kolluğun görevi midir? Bence hayır! Ceza yasamızda yeralan “kamuda toplu olarak iş bırakma” fiilinde, durumu tespit edecek, kanıtları toplayacak makam, doğal olarak iş bırakmanın yapıldığı kamu kurumu idaresi olmalıdır. Bu yalnızca bir idari teammül değil, aynı zamanda mevzuatın da gereğidir. Söz konusu suçun varlığı durumunda öncelikle kamu idarecileri, kanıt toplama ve ihbar yükümlülüğü altındadır. Kolluk faaliyeti, esas olarak “önleyici kolluk faaliyeti” ve “adli kolluk faaliyeti” olarak ikiye ayrılır. Ne yazık ki malumunuz, bu iki öznel alan, ülkemizde, hem mevzuatta ama daha çok da uygulamada iç içe geçmiş durumdadır. Buna rağmen İstanbul kolluğu, sağlık kurumlarını tek tek dolaşarak bu faaliyetlerden hangisini yapmaktadır? “Önleyici kolluk faaliyeti” denmesi mümkün değildir çünkü ortada kamu güvenliğini doğrudan tehdit edecek, örneğin bir bombalı saldırı hazırlığı, bir soygun girişimi vb. bulunmamaktadır, kaldı ki bir şey de önlenmiş değildir. Peki ya “adli kolluk faaliyeti”? Somut uygulama bu kapsama daha yakın görülmektedir; yani kolluk, yargı tarafından yürütülen bir adli soruşturma kapsamında kanıt ve sanık peşindedir; örneğin cinayet işlenmiş, olay yerinde parmak izi ve suç aleti aramaktadır. Peki ama hangi adli makam, hangi savcı yada yargıç, neredeyse bekçisinden şube müdürüne, bütün İstanbul kolluğuna böylesi bir talimat vermiştir? Gerçekten de polise bu tarihi emri kim, hangi makam, ne zaman vermiş? Belirsiz! Dava dosyasında buna dair bir tek belge, ifade yok! Oysa kamuda, hele hele güvenlik hizmetinde somut anlamda “emirsiz görev ve vazife” olur mu? Ne o gün sağlık hizmeti alamamaktan yakınan bir tek vatandaşın şikayeti, ne de bu konuda önceden yayımlanmış bir görev emri -en azından bendeki dava dosyasında- bulunmamakta! Sorular bizi, fazlasıyla sevimsiz tek bir gerçeğe yöneltmektedir; “polis devleti”! Kolluğun keyfi gücünün, vatandaşını potansiyel suçlu gören ve her durumda güvenlik paranoyası yaşayan cezalandırıcı devlet anlayışının, toplumsal yaşamın tek hakimi olduğu dipsiz karanlık! Olayı “polisiye roman” konusu gören zihniyet, oldu olacak polisleri o gün GöREVDE olan hekim, hemşire ve sair sağlık emekçisi yerine de görevlendirebilirdi; “Giyin beyaz önlükleri, hadi hasta tedavi etmeye! Marş marş!” Düşünün bir kere, bir gün İstanbul polisi canı ister, kentteki bütün ilkokulları basıp, o gün için dersten kaytaran öğrencileri tespit edebilir. Ya da ev ev dolaşıp, kim yatarken ışıkları muslukları açık unutup savurganlık yapıyor, bir çırpıda belirleyebilir. NATO zirvesinin İstanbul’da yapılmasının isabetli olduğu görülmekte! Ben de NATO’ya davetli bir ülke lideri falan olsam, kendimi İstanbul kolluğuna emanet etmek isterdim yani. Ama hep denir ya; bir de vatandaş olarak başımıza gerçekten bir iş geldiğinde; şu polisi, devleti bulabilsek! Diğer düşündürücü bir soru; peki neden Ankara, İzmir, Kocaeli, Eskişehir vb. polisi, benzer bir operasyonu planlayıp yaşama geçirmemiştir? Onlar vatanı, milleti daha mı az sevmektedirler ? Neden yalnızca İstanbul ilinin sayın devlet büyükleri ve polisi, sağlık çalışanlarının ülke çapında gerçekleşen demokratik ve meşru eylemi karşısında bu denli hassasiyet göstermiştir? Yoksa o gün için başka işleri güçleri yok mudur ki topluca sağlık kurumlarına doluşmuşlardır? Kendine vazife çıkarmakta son derece heyecanlı olan İstanbul kolluğu, iş ceza hukuku ve yargısına gelince; “Yahu bu ülkenin savcısı hakimi var” dememiş, hızını alamayıp cezayı da kesivermiş. Dosyada yeralan 05.01.2004 tarih ve 768 sayılı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğü’ne ait fezlekede, olayla ilgili TCK’nın 236/son maddesine açıkça yer verilerek ve yollama yapılarak, aslında dava çoktan hükme bağlanmış! Siyasi iktidarın “demokrasi”, “hukuk devleti”, “insan hak ve özgürlükleri” nutuklarının gerçekliğini ve samimiyetini, işte şimdi bir kez daha düşünmenin zamanı ... İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2004/700 Esas nolu dosyasında toplam 85 kişi yargılanmakta. Çoğu sağlık çalışanı, tamamı kimi dernek, meslek odası ve sendikalarda yönetici. Sanıklar için TCK’nın 236/son maddesi uyarınca; 1-3 yıl hapis, para cezası ve müebbeten memuriyetten men cezası istenmekte. Ceza yargısının kararlarında, kamunun yararı olması temel koşuldur. Daha açık bir ifade ile; mahkemelerinin kararları, öncelikle toplum vicdanında kabul görmelidir. Peki bu kadar sağlık çalışanını cezaevine attığınızda ve üstelik ömür boyu meslekten men ettiğinizde; acaba toplum bundan ne kazanacaktır? Gerçi denebilir ki; liberalleşme rüzgarından nasibi fazlasıyla alan sağlık sektöründe, gidenlerin yerine her zaman için birileri bulunur; ihale usulüyle, satın alma yoluyla, taşeronlaştırmayla yeni işçi hekimler, işçi hemşireler, işçi sağlık memurları bulunabilir. Peki yarın bir gün onlarında iş bırakmayacağını kim söylüyor? “İnsanca yaşama” sevdasının önünde durmak mümkün mü? Pardon, “İstanbul Polisi dışında duran olur mu” demeliyiz ... Çok yaşa İstanbul polisi! Peki bir boş vaktinde, bin bir sorunla boğuşan sağlık emekçilerine ve sağlık kurumlarına; ucuz ve kaliteli ilaç, yeterli tıbbi malzeme, yeni hastane binası ve yatak, uygar bir ülkede olmasa gereken kadar sosyal ve ekonomik güvence de getirir misin? Biz ülke vatandaşlarına “parasız sağlık hakkı” da isteriz, ona göre?
|
|||||||||||||||||||||