Spor ve şiddet

 

Turgay Demirci
Avukat, İstanbul Barosu

Ülkemizde "spor alanında şiddet" kavramı son birkaç yıldır öylesine tartışılır bir hale gelmiştir ki sonunda 28.04.2004 tarihinde kabul edilen 5149 sayılı yasa ile sporda şiddeti önlemeye ilişkin bir takım yaptırımlar getirilmiştir. Ülkemizde, en başta spor basını olmak üzere, aktif ve pasif sporcularımız da dahil tüm spor kamuoyunun, "spor" sözcüğünün  ruhunu ne kadar kavrayabildikleri ve  bu ruhu ne ölçüde özümseyebildikleri tartışmaya açıktır. Nedense sporda şiddet kavramı sadece derbi maçlarda, iddiası yüksek spor müsabakalarında akla geliyor da başka zamanlarda konu tüm kurumlarca ve uzmanlarca çok uzun vadede düşünülüp çözümleri aranmıyor. Konunun önemini ve hassasiyetini, sadece birkaç futbol müsabakasında şiddetin geldiği boyutlar dikkate alınarak anlıyor olmak, spora ve topluma yapılabilecek en büyük ihanetlerden biridir.

Ulus olarak son derece unutkan bir hafızaya sahip olduğumuzu sanırım anlatmaya gerek yoktur. Eğer geçmişte spor adına yaşanan ve sonu ölümlerle neticelenen üzücü hadiseler gazete arşivlerinde bırakılmayıp, gerekli önlemler alınabilseydi, bu tip olaylar tekrar yaşanmayacaktı. Örneğin bundan 4 yıl önce Galatasaray’ın UEFA Kupasında L.United takımıyla yaptığı müsabaka öncesi Taksim’de yaşanan vahşeti unutmak mümkün müdür? Bu vahşetin yargılaması halen devam etmektedir. Ülkemizin  uluslararası arenada hak ettiği yeri bulabilme adına yapılan bütün olumlu çalışmalar, böylesi nefretle kınanacak olaylar nedeniyle bir anda anlamsız kalmaktadır. Yine ülkemizin önemli sorunlarından biri de takım yöneticilerinin, sonunun nerelere kadar gidebileceğini düşünmeden basına verdikleri  beyanatlardır. Sorumsuz ve bilinçsiz bir kulüp yöneticisinin müsabaka öncesi yaptığı açıklamaların takımlarına gönül vermiş taraftarları nasıl gerdiğini yıllardır görmekteyiz. Bu soruna  rağmen bu ülkenin hiçbir yetkilisi bu sorumsuzlara bir gün olsun dahi hesap sormamıştır veya soramamıştır. Bunun en büyük nedeni de sporla siyasetin ülkemizde iç içe olması ve bu kankiliğe mafyanın da dahil olmasıyla kirli bir ittifakın güzel ülkemizde saltanatını sürmesidir. Türkiye’de sporun üzerinden siyasetçi ve mafya etkisi kaldırılmadığı müddetçe istediğiniz kadar yasa yaparsanız yapın çok fazla bir anlam ifade etmeyecektir. Sporda yolsuzluğun, kirli ilişkilerin önüne geçmenin tek mücadele yolu spor bilincini toplumun geneline yaymaktan geçmektir. Ülkemizdeki eğitim ve öğretim kurumlarında  sporu sadece beden eğitimi müfredatına sıkıştırarak anlatmak ve uygulamak mümkün değildir. Çocuklarımıza aile içi ve okul eğitimlerinde sporun sadece takım taraftarlığı olmadığını bunun evrensel bir zenginlik ve yaşam biçimi olduğu, sporun kendi felsefesi ve  kuralları olduğu ve bu kurallara aykırı davranılması halinde yaptırımlarla karşılaşabilecekleri kendilerine anlatılmalıdır. Yani Türkiye’de bir spor geleneği ve ahlakı yaratmak ve geliştirmek zorunluluk arz etmektedir.

28.04.2004 tarihinde kabul edilen "Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Yasa" son derece gecikmiştir. Ancak bu yasanın birçok eksikliğine rağmen kabul edilmesinin olumlu bir adım olduğunu düşünmekteyiz. Bu adımı daha da ileriye götürmek için gelişmiş ülkelerin spor mevzuatlarını çok iyi analiz edip, ülkemiz insanının spora bakışını da dikkate alarak yeni bir spor mevzuatı yaratmak zorundayız. Spor hukuku alanında da henüz emekleme döneminde olduğumuz ve mevzuatın da son derece yetersiz olduğu açıktır. Öncelikle bütün hukuk fakültelerinde spor hukukunun zorunlu ders olarak okutulması, spor basınının, emniyet mensuplarının ve bu alandaki bütün idarecilerinin de bu konu kapsamında acilen bilgilendirilmesi gerekmektedir.

Şu husus hiçbir zaman unutulmamalıdır ki hiç bir gerekçe, insan hayatını sona erdirmenin haklı mazereti olamaz . Asıl olan insanlığın her ne şart altında olursa olsun barış ve huzur içerisinde yaşamasıdır. Sporun hedefi de hiç şüphesiz ki bu ideal toplumsal ortama zemin hazırlamaktır. Hiçbir sporcu ve sporsever bu kavramları reddedemez ve etmemelidir de. Aksi takdirde onun sporculuğundan ve sporseverliğinden bahsetmek mümkün değildir. Sanırım "olimpiyat ruhu" ve "olimpiyatların felsefesi" bu kavramları en iyi şekilde açıklamaya yeterli olacaktır.

"Ölmeye, ölmeye geldik" anlayışıyla uyuşturulmuş beyinlerden uzak  bilinçli taraftar, dürüst yönetici ve barışçıl bir toplum ümidiyle...