|
||||||||||||||||||||||
|
|
Susurluk-Şemdinli
Kamil Tekin Sürek
Güpegündüz,
öğle saatlerinde Şemdinli’de bir kitapçı dükkânına el bombası atıldı.
Kitapçı bombayı fark etti ve kendini dükkânın dışına attı. Fakat dükkândaki
müşteri yaşamını yitirdi. Esnaf ve ahali bombayı atanın peşine düştü.
Bombacı Şemdinli’nin ana caddesi üzerinde park etmiş beyaz bir arabaya
sığındı. Halk arabanın etrafını sardı. Otomobilden çıkan sivil kıyafetli
şahıslar kendini halkın gazabından korumak için “güvenlik görevlisi”
olduklarını söyledi. Olay yerine savcı, emniyet müdürü geldi.
Savcı, sıcağı sıcağına otomobilde bulunan iki astsubay ve bir itirafçıyı sorguladı ve itirafçı tutuklandı, astsubaylar serbest bırakıldı. Van Başsavcılığı ile Şemdinli Savcılığı arasında olayın faillerinin bir çete mensubu mu, yoksa bireysel suç işlemiş faaller mi olduğu tartışıldı. Sonuç, ortada çete yoktu! Şemdinli Olayı herkesin aklına Susurluk Olayı’nı getirdi. Şemdinli Olayı’nın ikinci bir Susurluk Olayı olduğu konusunda anlaşıldıktan sonra Şemdinli’nin mi, Susurluk’un mu daha önemli olduğu tartışmaları yapıldı. Bazıları, Şemdinli’nin “ayaklanma girişimlerinde bulunan Kürtlere” karşı yapıldığı için, Susurluk gibi demokrasiye yönelik bir saldırı olarak ele alınamayacağını, Şemdinli’nin bir nefsi-müdafaa sayılabileceğini, dolaylı anlatımlarla savunmaya çalıştı. Bazıları ise, Şemdinli Olayı’nın kısa süre sonra Roj TV’de haber yapıldığını kanıt göstererek, bu olayın bir PKK tezgahı olabileceğini iddia etmeye çalıştı. Medya, ilk anlarda Susurluk Olayı’nda olduğu gibi Şemdinli haberlerini dakikası dakikasına vermeye çalıştı. Fakat, kısa zaman sonra Çete haberleri yerini olayı protesto edenlerin bölücülüğüne bıraktı. Medya, bu kez Susurluk’tan daha çabuk olayın peşini bırakmıştı. Başbakan, “Olayın sonuna kadar takipçisi olacaklarını” söyledi. Susurluk günlerinin başbakanı “bütün bunlar fasa fiso” demişti. Susurluk Çetesi’ni ve kontrgerilla örgütlenmesini protesto edenleri ise “Glu glu dansı yapıyorlar” diye aşağılamıştı. Bir süre sonra kendisi ilahlar önünde ölüm kalım dansları etti. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın önceki başbakan gibi davranmaması takdir topladı. Acaba, Erdoğan Şemdinli Çetesi’nin çözülmesi konusunda kararlı tutum alabilecek miydi? Henüz, bu soruya yanıt bulunamamışken, bu kez Başbakan “Olayın yargıya intikal ettiğini” söyleyerek, artık konu üzerinde “fazla konuşulmamasını” istedi. Yargıya intikal etmiş Şemdinli olayı gerçekten, üzerinde artık konuşulmayarak, yargının normal işleyişi içinde çözülebilir miydi? Demokratik bir ülkede belki! Ama demokratik bir ülkede Susurluk-Yüksekova-Şemdinli vd. çeteler ortaya çıkabilir miydi? Yargı bugüne kadar asker ve polislerin yargılandığı davalarda iyi sınav vermedi. Bu davaların AİHM götürülenlerinin hemen hemen hepsinde devlet mahkûm edildi. Birinci olarak, asker ve polisin yargılandığı davalarda yeterince delil toplanamıyordu. İkinci olarak, bu davalar çok uzun sürüyor, büyük bir bölümü de zamanaşımına uğruyordu. Üçüncü olarak, ülkemizde ceza yargılamasında tutuklu yargılama esas iken, asker ve polis sanıkların tutuksuz yargılanması bir teamül haline gelmişti. Bu nedenle, ağır bir ceza alma olasılığı olan (16 Mart Katliamı sanığı eski polis Mustafa Doğan gibi) firar ediyordu. Asker ve polisin yargılandığı davaların olay yerine çok uzak illere nakledilmesi adetten olmuştu. Şemdinli çetesi olayında da Susurluk Çetesi’nde olduğu gibi şüpheli güvenlik görevlilerine amirleri kefil olmuştu. Gazeteler, çete davalarında yasaları uygulamaya çalışan yargıçların başına pek çok olağandışı iş geldiğini yazıyordu. Gazete haberlerine göre bazı hakimler tehdit edilmiş, bazı hakimler üst düzey yetkililer tarafından telefonla aranmış, bazı hakimlerin görev yeri değiştirilmiş, bazıları rütbei tenzil edilerek DGM Başkanlığı’ndan alınmıştı. Şemdinli Olayı’nın ikinci günü ise, Silopi Savcısı’nın makam aracı havaya uçurulmuştu. Çete davalarında hakimlerin durumu hep iki açıdan ele alınarak tartışıldı. Hakimler ve savcılar birer kahraman olmak zorunda mıydı? Kaç hakim (bir de çetelerin devlet içinde güçlü koruyucuları varsa) çetelerden korkmadan onları yargılayabilir ve gerektiği gibi cezalandırabilirdi? İkincisi, hakimler gerçekten devlet memurlarının (özellikle polis ve askerin) yargılandığı davalarda tarafsız ve objektif davranabilir miydi? Bu iki soruya olumsuz yanıt verenler yargının çetelere karşı yasaları uygulayarak görev yapabileceğine de inanmadılar. Türkiye’dekine benzer çetelerin, kontrgerillanın kısmen de olsa yargılanıp, dağıtılabildiği ülkelerde, bu ancak güçlü bir demokratik tepki, geniş halk kesimlerinin katıldığı demokrasi mücadelesi ile mümkün olmuştur. Kontrgerilla gibi örgütler sadece yargıya havale edilip dağıtılamaz. Çünkü, bu çeteler devletin içinden ve egemen güçlerden destek almakta ve onlar tarafından korunmaktadır. Susurluk Çetesi gündeme geldiğinde olayla ilişkili olarak adı geçenleri anımsayalım; milletvekilleri, polis şefleri, yüksek rütbeli subaylar, aşiret reisleri, mafya, herkesin kullandığı kiralık tetikçiler, MİT yöneticileri, sinema ve ses sanatçıları, uyuşturucu kaçakçıları, spor kulübü yöneticileri, fahişeler, İsrail ve CİA ajanları, gazeteciler, öğretim üyeleri, avukatlar, hakimler, faşist parti yöneticileri ve buraya yazmayı unuttuğumuz diğerleri… Hükümet, gerçekten çeteleri açığa çıkarmayı amaçlıyorsa; şimdiki tutumunun tam tersini sergilemelidir. Olay yargıya intikal etti, herkes sussun, yargı konuşsun tutumu yerine; demokrasi isteyen bütün güçleri harekete geçiren, onların desteğini arkasına alarak devletin bütün olanaklarını bu mücadeleyi kazanmak için seferber eden; yürütme, yargı ve yasama erklerini eşgüdümlü olarak olayı çözmek için harekete geçiren, onları teşvik eden, koruyan, kollayan bir tutum sergilemelidir. Örneğin işe şüphelileri ve amirlerini açığa alarak başlayabilir. AB ile ilişkilerde medyadan aldığı desteğin önemini bilen Hükümet, çeteleri dağıtmakta samimi ise, benzer bir desteği talep etmek yerine “herkes sussun” dememeli kanısındayız. Hükümetin demokrasiyi ilgilendiren bütün konularda olduğu gibi, çetelerin dağıtılması konusunda da lafzı ile eylemi uyumlu değil. Elbette, Hükümet’in samimi olarak çeteleri dağıtma isteği demokrasi güçlerinin işini önemli ölçüde kolaylaştırır. Ama, Şemdinli Olayı’nın üzerinden daha on gün geçmemişken AKP Hükümetinden ümitleri kesmek için pek çok neden var. İş yine başa düşüyor. Demokrasi güçleri her zamanki gibi demokrasi mücadelesinin bir parçası olarak Şemdinli Olayı’nın çözülmesi, çetelerin dağıtılması ve yargılanarak cezalandırılması talebi ile harekete geçecek. Geçti bile. Ama, bu kez Susurluk’tan daha başarılı olmak için, Susurluk günlerindeki mücadeleden dersler çıkarmak gerekiyor. Demokrasi güçlerinin kendilerini darlaştırmamaları, çetelerin dağıtılması ve demokrasi talepleri yerine her grubun kendi talebini geçirmeye çalışmaması, siyasi grupların kendi eylem potansiyellerini halkın potansiyeli yerine geçirmeye çalışmaması, mücadele ve eylem birliğinin merkezine işçi ve emekçi örgütleri ile aydınların geçmesi, mücadelenin bir plan ve program dahilinde yürütülmesi vb. başarı için önemli olabilecek hususlardan bazılarıdır. Ve elbette, bu mücadele içinde biz hukukçulara önemli görevler düşmektedir.
|
|||||||||||||||||||||