Vizontele Tuuba
12 Eylül’e nereden bakıyor?

Ata Yazıcıoğlu
Avukat, İstanbul Barosu

Yılmaz Erdoğan’ın senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini üstlendiği ‘Vizontele Tuuba’ filmi, daha vizyona girmeden önce pek çok kişi tarafından uzun zamandan beridir beklenen 12 Eylül filmi olarak ilan edilmişti bile. Öte yandan Erdoğan’ın geçmişte kamuoyu ile paylaştığı siyasal düşünceleri onun siyasal açıdan iddialı bir film yapacağı beklentilerini de güçlendirmişti. Film vizyona girdikten sonra da bu yargının pek değişmediğini söyleyebiliriz. ‘Köyün deliliği’ne sığınan birkaç kişi dışında film beklenen 12 Eylül filmi olarak alkışlandı, ‘sol’ cenah dahil olmak üzere. Erdoğan’da esasında bu iddiaya sahip çıkmakta ve 12 Eylül’ün filmini yaptığını söylemektedir. Aslında bu noktanın tartışma konusu olmaması gerekiyor. ‘Vizontele Tuuba’ Erdoğan’ın söylediği gibi ‘siyasal’ bir filmdir. Ama sorun Erdoğan’ın siyasal tavrında ve 12 Eylül’e nereden baktığındadır.

"Hayal kırıklığının başkenti"

‘Vizontele Tuuba’dan önce ‘Vizontele’ hakkında birkaç söz etmek gerekiyor.  ‘Vizontele’yi izlediğimde şöyle düşünmüştüm: Hakkari’nin bu küçük kasabası ile Ege’nin küçük, ‘şirin’ ama boğucu kasabaları arasında ne fark var? Filmin karakterlerinden Ezo, (Vizontele’de alkolikken ‘Vizontele Tuuba’da hidayete ermişti) filmin bir sahnesinde rakısını yudumlarken arkadaşlarına şöyle diyordu: "Burası için en doğru sözü Salih Hoca söylemişti. Hayal kırıklığının başkenti demişti."

Gitmedim, bilmiyorum ve merakımdan soruyorum: Hakkari bu mudur? Hangi küçük ve ‘şirin’ belde içinde yaşayanlar için hayal kırıklığının başkenti değildir? Bu tema üzerine kurulmuş onlarca film sayılabilir. Ömer Kavur’un ‘Kırık Bir Aşk Hikayesi’ filmini hatırlayın. Atıf Yılmaz’ın ‘Mine’ filmini hatırlayın. Ege’nin küçük bir kasabasında geçiyordu. Ama bu küçük, ‘şirin’ ve aynı zamanda boğucu kasaba, içinde yaşayan kimileri için bir karabasandan farksızdı; bir hayal kırıklığıydı. Üstelik bu tiplerin gerçek hayatta bir karşılığı vardı. Oysa Erdoğan’ın Hakkari’sinde yaşayan insanların Ege’deki bir kasaba insanına göre daha mutlu ve neşeli olduklarını hiç tereddütsüz söylemek mümkündür. Herkes ‘muzip’ bir çekişme içerisinde birbirleriyle şakalaşıp durmaktadır. ‘Vizontele’ye rengini veren bu bakıştır. Çelişkilerden ve çatışmalardan uzak bir ‘kasaba’ havası. ‘Vizontele Tuuba’da  farklı olan ise 12 Eylül’ün yaklaşmakta olmasının yarattığı gerilimdir. Oda en hafifinden. Yoksa 12 Eylül’ü anlatmak başka türlü hiç mümkün olmayacaktır.

Orda, bir darbe var uzakta...

Erdoğan’ın ‘Vizontele Tuuba’da farkında olarak ya da olmayarak yapmaya çalıştığı, solla 12 Eylül’ü barıştırma çabasıdır. Oysa 12 Eylül öyle ‘uzakta’, televizyon görüntülerinde kalmış, seyirlik bir olay değildir. Tüm sonuçları ve hukukuyla hala yaşamaya devam eden bir gerçekliktir.

Erdoğan’ın filmine ve 12 Eylül’e bakışına dair ilk elden söylenebilecek olan şudur: solcular bu ülkenin iyi niyetli, sevimli ama yaramaz çocuklarıdır; 12 Eylül öncesinde yaptıkları yaramazlıklarının sonuçlarını düşünememişlerdir. Devlet ise her Türk babası gibi kimi zaman çocuklarına karşı sert davranabilir, ama yine de babadır. Yaramazlık yapan çocuklarının kulağını biraz fazla çekmiş ve çocukları arasında ayrımcılık yapmış olabilir, ama hangi ailede yaşanmaz ki bunlar!

‘Vizontele Tuuba’da son birkaç dakikaya sıkıştırılmış ‘uzakta’ki 12 Eylül görüntüleri dışında filmde 12 Eylül’e dair hangi sahneler var? Sokaklarda dolaşan cemseler, kışla avlusuna doldurulmuş kişiler ve televizyonda 5 Generalin görüntüleri. Fonda ise titrek bir Yılmaz Erdoğan sesi. Solcular aslında yaptıklarının suç olduğunu biliyorlardı, ama onların hiç birini yapmadılar mealinden şeyler söylüyor. Suç olan nedir ve solcuların bunları yapıp yapmadıkları sorularından geçtim, "bunları yapan solcular için 12 Eylül müstahaktır" demeye mi getiriyor Erdoğan.

Okullar yeniden açılıp da okula döndüğünde o ‘kara’ mevsimden Erdoğan’ın aklında kalan  ‘sıcağı sıcağına’ 12 Eylül değil yalnızca ‘Tuuba’ olmuştur. Anlaşılan hala da aklından çıkamamış. Bir yakını dahi olsun gözaltına alınmadı mı Erdoğan’ın? Oysa 12 Eylül’ü yaşayanların aklında kalan başka şeylerdir. Yüzbinlerce gözaltından, işkencelerden, yargısız infazlardan, gözaltında kayıplardan ve en genel anlamıyla hukuksuzluktan bahsediyoruz. 12 Eylül mağdurları siyasal ve medeni haklarını hala kullanmıyorlar bu ülkede. Bunları ‘es’ geçerek 12 Eylül’ü anlatamazsınız. Anlatırsanız bu başka bir şey olur. Erdoğan, geçmişteki siyasal söylemi nedeniyle solcuları daha baştan "elde var bir" sanma kurnazlığına ve yanılgısına düşmektedir.

"Çizgi film solcuları"

Yukarıdaki tanımlama Yıldırım Türker’e ait. Gerçekten de filmdeki solcuları en iyi anlatan tanımlama bu: karton tipler. Çoğunun zekası gelişmemiş, birbirleriyle hiçbir konuda anlaşamayan, fuzuli işlerle iştigal eden tipler. Gerçi bunu söyleyerek Erdoğan’a haksızlık etmiş de olabiliriz. Ne de olsa kütüphane salonunda kütüphane müdürünün (Tarık Akan) koyduğu sigara yasağına karşı sigara içme konusunda aynı ‘özgürlükçü’ fikri paylaşabiliyorlardı. Bunu küçümsememek gerekir! Sigara yasağına karşı aynı fikri paylaşan solcuların başka bir gün başka konularda anlaşma ihtimali de var demektir!

Filmin karakterlerinden birisi de jandarma komutanı. Biraz aksi ama altını kazırsanız aslında babacan bir adam olduğunu görebilirsiniz. Nitekim kendi aralarında kavga eden solcu gençleri yargıya göndermeyerek ‘affetti’. Laik cumhuriyeti korumak konusunda ise pek duyarlı. Filmin ‘kötü karakteri’ olan Adalet Partili başkanın kütüphane müdürünü, kütüphanede kadınları ve erkekleri birlikte oturtuyor diye gammazlaması üzerine onu nasıl da azarladı. Bilmem bu tavır size bir şeyler çağrıştırıyor mu?

Öte yandan filmde sistemin yapısal sorunlarına ve bundan kaynaklanan çelişki ve çatışmalara dair eleştirel tek bir nokta bile bulunmamaktadır. Eleştiriler kütüphane olmaması, doktor olmaması, bürokratik sıkıntılar ya da ‘kötü’ sağcılar gibi sistem içi ve makul kabul edilebilecek sınırlardadır. Erdoğan bir kez dahi olsun bu sınırların dışına çıkmaya çalışmıyor.

Yılmaz Güney’in ‘post’u

Erdoğan ‘Vizontele’ ve ‘Vizontele Tuuba’da Hakkari’nin 1970 ila 1980 yıları arasındaki bir dönemini ve bu dönemle birlikte aynı zamanda kendi çocukluğunu anlatmaktadır. Oysa Erdoğan’ın anlatımlarından biliyoruz, ilkokula kadar Türkçe bilmediğini söylüyordu. Peki filmde Kürt gerçeğine dair tek bir sahne hatırlıyor musunuz? Kürtsüz bir Kürt şehri filmi çekmiştir Erdoğan. Kırmızı çizgilerinin başında burası geliyor. Söyledikleri kadar söylemedikleri de önemlidir filmin.

Elbette bir filmde Kürt’ün Kürt olduğu nasıl anlaşılır diye sorabilirsiniz. Bu soruyu soran herkese Yılmaz Güney’in ‘Yol’ ve ‘Sürü’ filmlerini bir kere daha izlemesini öneririm. Yoksulluğuyla, geri kalmışlığıyla, çaresizliğiyle, kan davalarıyla, doğasıyla Kürt ve ‘doğu’ gerçeğine, gücünü yalın ve acımasız bir gerçeklilikten ve insancıl duyarlılıktan alan bir yönetmenin gözüyle yeniden bir bakmak aydınlatıcı olabilir. 

Peki nasıl oluyor da Yılmaz Erdoğan yeni Yılmaz Güney oluyor? Biliyorsunuz filmin oyuncularından Tarık Akan, (‘Yol’ ve ‘Sürü’ filmlerinde de rol almıştı) Erdoğan’ı yeni Yılmaz Güney olarak ilan etti. Erdoğan ise Yılmaz Güney gömleğinin sırtına geçirilmesine itiraz etmedi. Hani insan en azından "istemem yan cebime koy" tarzından olsun bir mütevazılık gösterisi bekliyor. Ama ne gezer! Erdoğan bunu hak ettiğini düşünüyor olmalı. Üstelik yönettiği tek filmle. Burada ise dur bir dakika demek gereki-yor. Erdoğan kimilerinin söylediği gibi postmodern Yılmaz Güney bile değil, bu haliyle olsa olsa Yılmaz Güney’in ‘post’u olabilir.

Körün fili tarifi...

Erdoğan bir söyleşide "Herkesin bir 12 Eylül’ü var. Ben kendi 12 Eylül’ümü anlattım. Benim gördüğüm bu kadar" diyordu. Olabilir. Ancak Erdoğan’ın 12 Eylül’ü tarifi körün fili tarifine benzemektedir. Tuttuğu yeri filin kendisi olarak tarif eden kör gibi, Erdoğan’da, gördüğü yeri, yani ‘kendi 12 Eylül’ünü 12 Eylül sanmakta ve öyle tarif etmektedir. Ancak yanılgısı "herkesi kör alemi sersem" sanmasındadır.

Yılmaz Erdoğan için Ayşe Durukan şu değerlendirmeyi yapmaktadır: İki Yılmaz Erdoğan vardır. Birinci kimliğiyle var olan toplumsal yaşamı gülünçleştirerek eleştiren sanatçı, öbür kimliğiyle eleştirdikleriyle uyum sağlayan magazinel bir Yılmaz Erdoğan.

İkinci kimliğiyle Erdoğan ‘star’lık sistemine kurban verilmiştir. Filmin, kırmızı halı üzerinden geçilerek yapılan Holywood tarzı galası ve ‘seçkin’ katılımcıların bileşimi, Erdoğan’ın ödülü olmuştur. Erdoğan bu ödülle yetinmek zorundadır.